ALİ ŞERİATİ

Ali Şeriati Hüseyniye-i İrşad

Kull. Adı    

:

Şifre 

:  
     

Yeni Üye - Şifremi Unuttum

Modernizm’le Hesaplaşma Çabasında Bir Aydın: Ali Şeriati Portresi / Aydın HIZ
Kendisi Olmayan İnsan
Dünya Görüşü ve İdeoloji
Şia
İran ve İslam
Tüm medyalar için tıklayınız...
Tefsir Dersi

Sesli ve Görüntülü Medya

Ali Şeriati Belgeseli
Belgesel

Tüm Arşivler İçin Tıklayınız...

Hangi Kur’an / Ali ŞERİATİ
Aşk ve Sevgi... / Dr. Ali ŞERİATİ
HACC
DUA / II
Ne Okumalı? -Dört Aşamalı Alternatif Bir Okuma Programı- / Ali BULAÇ

İSLAM BİLİM DERSLERİ BAŞLIYOR

TARİH :19-03-2009

23.03.2009 tarihinden itibaren İslam Bilim dersleri başlıyor

Dr. Ali Şeriati'nin İslam-Bilim adlı konferanslarından oluşan eserini dersler halinde yayına hazırladık. Site üyelerimiz ve ziyaretçiler burada yayınlanacak dersleri takip edebileceklerdir. Pazartesi ve Perşembe günleri yayınlanacak olan dersleri muntazam takip edip tartışan takipçiler muayyen bir vaktin sonunda bu önemli dersleri bitirmiş olacaklardır.

Derslerin bitiminde takipçiler tarih bilinci, tarih felsefesi, toplumsal tevhid ve toplumsal şirk, ideal insan, toplumbilim, tevhidi dünya görüşü, altyapı ve üstyapı, ideoloji olarak İslam, varoluşçuluk, materyalizm, alinasyon, Marksizm gibi birçok önemli konu hakkında önemli bilgiler edinmiş olacaklardır. Hem derslerin takibi hem de dersler üzerine yapılacak tartışmalarla Doktor'un öğrencileri olarak O'nun fikirlerini tanımış, tartışmış ve belki ümidimiz odur ki ilerilere taşımız olacağız
hgs bakiye yükleme
trafik cezas? ödeme
kredi kart? borç sorgulama
kredi kart? borç sorgulama
yap?kredi kredi kart? borç sorgulama
tl yükleme
hgs yükleme


detay
Tüm haberler

.....................................................

ÜYE OLUN

TARİH :17-03-2006

Siteye üye olun yeniliklerden hemen haberiniz olsun.
hgs bakiye yükleme
trafik cezas? ödeme
kredi kart? borç sorgulama
kredi kart? borç sorgulama
yap?kredi kredi kart? borç sorgulama
tl yükleme


detay
Tüm haberler

.....................................................

TARİH : -- tarihinde tarafından gönderildi...
WEB :
Ülke :
Şehir :



.: Yazarlar :.
İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 2]

Bütün destanlar, övünçler, dâhilikler, görkemlilikler ve yiğitlikler hep bir dönemin başta gelen kişisine, güçlü ve resmi adamına mal olmuştur. Ya da halk için­den çıkmış kahraman ve pehlivanlar bilek güçleri Keykavus’un hizmetinde olmuştur. Artık başka hiçbir şeye yönelmez bu destanlar, başka bir haber yoktur on­larda. Halkçılık görüşünün, halk kitlesine yöneliş görü­şünün dünyada ortaya çıkışı ve aristokratik değerleri alaşağı edişi, asıl Büyük Fransa Devrimi’nden sonra ol­muştur. Halka olan bu yöneliş, aynı şekilde, edebiyatta yazarlık üslubunun değişmesine yol açmıştır. Halkın ko­nuştuğu dilden bir kelimeyi kıymetli edebi eserlerinde kullanmaya utanan yazarlar, sade yazmaya yönelmişler ve sade yazma üslubu övünülesi bir üslup olmuştur. Sâde yazmak, aristokrasinin ve sarayın konuşmasını bırakıp yazarın kitle diline yönelmesi ve kendi edebi üslubu için halkın konuştuğu dili seçmesi demektir. İran’da da Meş­rutiyet devriminden bu yana yazarlarımızın halkın diliy­le, halkın kullandığı kelimelerle birşeyler yazmaya cesa­ret ettiklerini görüyorsunuz. Oysa daha önce, münşiliğin -ki yazarlığın ta kendisiydi- tumturaklı sözler kullanmaktan başka bir şey olmadığını görüyoruz. Hatta keli­meler sınıflara ayrılmıştı, kelimeler de sınıflandırılmış­tı; Birtakım kelimeler yöneten sınıflara aitti, kimi keli­melerse yönetilen sınıflara aitti. Bilinçli bir münşi [ya­zar], yönetilen sınıfın kullandığı bir kelimeyi alıp güzel bir edebî metinde kullanamaz. Bu yüzden, bir yerden bir yere bir mektup gittiğinde üç sayfasını okuduğunuz hal­de anlamının ne olduğunu anlamamanız gerekmektedir. Bu ise onun görkemli oluşunun göstergesidir. Çünkü an­latım ve yazarlık üslubu edebi, değerli ve ustalıklı oldu­ğunda avam ona ulaşamaz. Çünkü avamın anlayabilece­ği şeyin önemi ve değeri yoktur!

 

Sanatta da bu böyledir; Aristo’nun Poetika’daki söyleyişiyle, halk kitlesi sadece komedide kişi ve kahra­man olabilirdi. Sanat ve üstün tiyatro olan trajedideyse tanrılar, prensler, aristokratlar, büyükler ve ruhaniler oynamalıydılar. Halktan hiç kimse trajediye girmeme­liydi. Çünkü girerse, gülünmesine yol açar, yüzünde ko­mik ve sıradan bir ifade oluşur ve trajedinin görkemini yok eder. Sonra, Büyük Fransa Devrimi’nde edebiyat öy­le bir biçim alır ki, Bourgeois Gentilhomme [Soylu bur­juva] oluştuğunu görürüz. Sonra da bu Gentilhomme, bu aristokrat, komedi kahramanı olur. Fars dilinde ol­dukça güzel edebi bir eser olup son günlerde yayımlanmış bulunan Şazde İhticab, İran üslubunda aristokrat bir soylu tipini incelemekte ve geçmişte trajediye özgü olan kahramanların şimdi komedilere girdiğini, bunun tersine olarak da sıradan tiplerin de trajediye girdikleri­ni, bu çağın büyük destanlarını onların yarattıklarını göstermektedir. Bunun nedeni, tarihin de böyle olması­dır. Geçmişte destan yaratanlar Rüstemlerdi, Zallardı, Zerirlerdi. Oysa bugün, kendilerinden bir haber bile bulunmayan adı bilinmez kitleler destan yaratmaktalar. Kahramanlar da başkalaşmışlardır. Tarih de ister iste­mez saraydan kulübeye, kasırdan sokağa inmiştir. Bu­gün, halkçı bir yapı kazandığını, geçmişi, eski doğa ve ya­pısını unuttuğunu görüyoruz. Ancak, kimi yerlerde bulu­nan fazıllar, edipler ve kadimler gibi oldukça eski ve geri birtakım gruplar bulunmaktadır hala; ne ki bunların so­nu gelmiştir.

 

Fakat Büyük Fransa Devrimi’nden önce dünya çapın­da tarihin aristokrasi ve kahramanların ya da yöneten­lerin hikâyelerini aktarma huyunu bırakıp yoksun, bi­linmez, garip, köle ve toplumsal, soysal övünçlerden uzak çehrelerden söz etme huyunu edinmesi İslam’da oluşmuştur. İslam tarihine baktığımızda, Peygamber’den sonra, Peygamber’e dayanan tarihin -yani biyografiler, rical ilmi- hiç beklemeden ashaba yöneldiğini görürüz. Ashabın kişiliği, İslam tarihinde görüldüğü gi­bi, kendi insanî değerleri doğrultusunda ortaya konul­muştur, soy değerleri doğrultusunda değil. Bu yüzden bir ara, İran’da tarihin sadece ve sadece Şapur-i Zu’l­ İktaf’tan[1] söz ettiği sırada -tam bu sırada- bu köşede ne­yi naklettiğini görüyoruz dersiniz? Neresi? Yoksul bir bedevinin çadırının dibine geldi. Tarihin hep soyuyla ve hatta kabilesiyle ilgili tek bir kelime bile anmaya ar ettiği Cundub b. Cunade’nin çadırının yanına oturup o hırs ve dikkatiyle onların en küçük hareketlerini ve sözlerini not ediyordu; Yoksul bir köle olan Bilal’i, yabancı bir ava­re olup Yahudi kölesiyken azat edilen Selman’ı, oraya na­sıl düştüğü bilinmeyen Yunanlı bir adam olan Suheyb’i, Huzeyfe’nin karısının kölesi olan Salim’i... Bunlar, İs­lam’ın en parlak çehreleri olan kişiliklerdir. Bunlar, tari­himizin büyük senetlerinin ve görkemli başyapıtlarının birey olarak sadece kendilerinden değil, sınıflarından bi­le asla söz etmedikleri kimselerdir. İşte bu, tarihin doğa­sındaki düşünsel devrimdir.

 

Bugün de bütün öykülerin, büyük sanat ve edebiyat eserlerinin ve zamanın gerçeklerini yazan bütün kalem­lerin yine sıradan insanların ve sıradan çehrelerin ardı­na düştüklerini ve tümünün onlara bakışlarını çevirdik­lerini görüyoruz. Kahramanların coşmaları, dehaların ansızın açılmaları, karanlığı gidermek için ansızın şim­şeklerin çakması için bütün gözler halk kitlesine, üm­metin içine dikilmiştir. Bu, tarihsel görüş, toplumbilim­sel görüş ve modern ideolojilerin görüşü ve temelde çağ­daş insanî görüş olup bu derecede ümmî olmuştur. Dünya çapında, Büyük Fransa Devrimi’nden başlayarak tarih böylesine yön değiştirmektedir. Doğu kültüründey­se İslam’dan başlamıştır ki bu bir gerçektir.

 

Kur’an ise tarihe önem vermekte olup şu ana dek biz Kur’an’ın tarihe bunca dayanışını fark etmedik. Şunu Kur’an’a ilişkin bir açıklama ya da bir parantez olarak be­lirtmeliyim; Kur’an itikadî bir kitaptır, bir hidayet kita­bıdır, insan yetiştiren bir kitaptır. İnsanı bilinçli kılmak, uyandırmak, kendine getirmek, kişilikli duruma getir­mek, ona uyanış ve sorumluluk duygusu vermek için gel­miştir. Kur’an bunun için gelmiştir, risaleti budur. Elbette bu esas büyük risaleti [nihaî hedefi] içinde konuşur ve çeşitli konulardan söz açar. Kendiliğinden doğayla ilgili konulara, doğaya ilişkin bilimlere de değinir, ama bir esas olarak, bir bilinmezin keşfi olarak ya da bir doğa ya­sasını açıklamak için değil, bir hatırlatma, bir örnek ver­me ya da dikkat çekme, düşünme olarak değinir; bilimsel bir kitap olarak, bir fizik ve kimya kitabı olarak değil. Ya da bu arada, bilimsel hükümleri ortaya koyup açıklama­ya da yönelmiştir. Yine Kur’an’ın nihai risaleti insanların toplumsal ilişkilerin hukuksal ve yasal açıdan açıkla­yıp düzenlemek olduğu için değil, Kur’an hayali bir ideo­loji olarak kalmak istemediğinden ve düşünce ve öğreti biçimine dayanarak bir toplumsal sistem kurmak, bir hayat biçimi sunmak, bir uygarlık yaratmak istediğin­den kaçınılmaz olarak, toplumsal hayatta pratik yönle de ilgilenmesi gerektiği içindir bu.

 

Bu ilgilenişi içinde de birtakım yasa ve hükümlerle de ilgilenmektedir. Nihai risaletiyse, hikmeti öğretmek, yani insanlara ilahi insanî bilinç vermek, insana kendi fıtrat çizgisinde ve idealinin sonuna varmak yolunda ay­dınlık ve hareket bağışlamak, uyanıklık ve gelişme ba­ğışlamak -bu onun risaletidir- ve hep peygamberlerin gönderilişinden sonra yinelediği kıst ve adaleti sağla­maktır. İnsanı bu öğretisi doğrultusunda eğitip yetiştir­mek için kimi zaman da tabiî bilimlere bir işarette bulu­nur. Örneğin, yerden söz eder, gökten söz eder, buluttan söz eder, güneşten, gök gürlemesinden, şimşekten, gece­den ve yıldızdan söz eder; ayrıca insanî bilimlere daya­nır, toplumlardan söz eder, ümmetlerden söz eder, tarih­ten söz eder, geçmiş olaylardan söz eder, tarihsel kişiler­den ve kişiliklerden söz eder, kavimlerin yazgısından söz eder, toplumsal sistemlerde doğru bulunan yasalara değinir. Dolayısıyla Kur’an, aydınlatmak ve hidayet olan idealinin, asıl hedef ve risaletinin gerçekleşmesi süre­since hem tabiî bilimlere dayanır, değinir, hem de top­lumbilim, tarih, ruhbilim ve insanbilim gibi insanî bilim­lere dayanır, değinir. Fakat böyle edebi, fikri, itikadî, insanî bir kitap ve tek kelimeyle bir hidayet ve ideoloji kitabı, daha çok insanî bilimlere, yani ruhbilime, insan­bilime, iktisada, toplumbilime ve tarih felsefesine daya­nır. Bunlar, doğrudan doğruya onun risaletiyle duvar duvara komşu ve akrabadırlar. Öyle ki toplumun bir dü­şünce önderi, kimyaya, fiziğe, apolloya ve jete olduğun­dan çok toplumbilime, tarih felsefesine, iktisada ve tari­he gereksinim duyar.

 

Fakat ruhbilim, toplumbilim ve tarih felsefesi gibi insanî bilimler, yeni bilimler olduklarından ve eskiden var olmadıklarından ya da var olsalar bile bilimsel olma­yan ve bölük pörçük, dağınık sözler biçiminde başka eserlerin içinde bulunduklarından, ancak eski âlimlerimiz eski uygarlıkların ve başka uygarlıkların ya da kendi dönemlerinin bilimlerinin etkisi altında tabiî bilimlerden az çok haberli olduklarından [çünkü tabiî bi­limler, bin yıllık, iki bin yıllık, üç bin yıllık geçmişi bulu­nan eski bilimler olup bizim kimi âlimlerimiz ve müfes­sirlerimiz bu bilimleri biliyorlardı] tabiî yönler ve aynı bi­çimde Kur’an’ın dakik bilimlerdeki -tabiî bilimler, fizik, kimya vb.- bilimsel boyutları aydınlanmıştı. Hukuk ilmi, eskiden geçerli olan bir ilim olduğundan, Kur’an’ın hukukî ve fıkhî yönü de oldukça belirgindi. Ne ki Kur’an’ın en temel ve aynı biçimde en derinlikli, en dolu bo­yutu, risaletini anlatmada Kur’an’ın içeriğini oluşturan en sermayeli boyutu, yani tarih, toplumsal bilimler, insanî bilimler, insanbilim, toplumbilim, ruhbilim, budunbilim [etnoloji], yeni bilimler olduklarından ve eski tefsircilerimiz ve Kur’an uzmanlarımız bu bilimlerle ta­nışık olmadıklarından bütünüyle bilinmez olarak bir kö­şede kalmıştır. İşte bugün de kimileri, Kur’an üzerinde bilinçli ve bilgince, bugünün bakışıyla, bugünün kültü­rüyle çalışmışlar ve oldukça büyük ve değerli işler yap­mışlardır. Kimileri de gazetelerden ve kimi ders kitaplarından yararlanıp hemencecik yeni bilimlerle ilgili bir­şeyler öğrenmişler ve yalan yanlış sözlerden kimilerini rastgele bir araya getirip sonra da zorla Kur’an ayetlerine montaj ediyorlar, bu yüzden de yanılgıya düşüyorlar.

 

Einstein’in bağıntılılık kuramını, jeti, fiziği, hidro­jen bombasını, mikrobu ve Avrupalıların buldukları bü­tün şeyleri yeni baştan Kur’an’dan bulmaktadır. Bu, bir tür komplekstir. Böylelikle, kendi öğretisinin, kendi Kur’an’ının, kitabının ve kültürünün eskimediğini göster­mek, ortaya koymak istemektedir. Tıpkı kompleksi bu­lunan ve Batılılaşmaya, Batıcılığa, kendisini bu çağa mal etmek, bu çağa yaraşır olmak ve var olmak için aşırı ilgi gösteren doğulu gibidir. Oysa keşfedip dayandığında Batılıdan daha çok haysiyetli olabileceği asaletleri ve de­ğerleri vardır onun. Hatta Batılıların gözünde de bu böy­ledir. Apollo’yu Kur’an’ın içerisinden bulup çıkarmaya ge­rek yoktur. Ondan insanı bulup çıkarmalı asıl. Apollo’­yu kendileri bulabilirler; Kur’an’a kesinlikle ihtiyaç yok­tur bu konuda, Allah’a da! Şu anda tanrısızların Apollo’­yu icat ettiklerini görüyoruz. İnsan olmak, bu kitaba ve Tanrı’ya gereksinimlidir. Önemli olan insanın ortaya çı­karılmasıdır. Bu gerçekleşmediğinde, neyi ortaya çıkar­tırsan çıkart, bir yararı yoktur. Bu, şu anda büyük bir musibet olmuştur ve oldukça ürkütücüdür. Hatta bilim­sel açıdan Kur’an üzerinde oldukça büyük çalışmalar yapmış kimselerin çalışmalarını da genelin gözünde mahvetmektedir. Kur’an ayetlerini yeni buluşlara ve ku­ramlara yamamada şiddetli bir aşırılığa kaçılmıştır. Hem de bu buluş ve kuramları örneğin İttilâât ve Keyhan gazetelerinden okuyorlar. Ayrıca bunların muhabi­rin malı mı yoksa başka bir yerden mi alınmış olduğu da bilinmiyor. Oralardan alıp birbirine yamıyorlar. Bu bu­luşların ve kuramların ne olduğunu da tam olarak bilmi­yorlar.

 

Bir kitap görmüştüm. Orada, Hz. Peygamber’in ya da Hz. Ali’nin arpa ekmeğini kepeği alınmadan yedikle­rini yazıyordu. Bu, bizim kitaplarımızda, ahlak kitapla­rımızda, özellikle de Siret kitaplarımızda vardır ve biz bunların ne demek olduğunu çok açıkça anlıyoruz. Ke­sinlikle bu konuda bilime gereksinmemiz yok. Onun insanî anlamını biliyoruz. Şimdi tutmuş onun anlamını bozmak istiyor. Bunun anlamının ne olduğunu biz biliyo­ruz. Bunun anlamı, İran ve Anadolu eyaletlerinin bir par­çası olan Ali gibi büyük bir halife ve imparatorun işte böyle yiyeceklerle idare ettiğidir. Bizim için bunun değe­ri oldukça açıktır. Ya da biz bundan, dünyanın büyük güçlerine diz çöktüren İslam Peygamberi’nin yaşayışı­nın nasıl olduğunu anlıyoruz. Sonradan, bilginlerden bi­rinin bu konuyu bugün gıda rejiminde yapılan buluşlara uyguladığını gördüler. Çünkü bu buğday ve özellikle de arpa kepeğinin çokça vitamin içerdiği keşfedilmiştir ve bugün Avrupa’da bu oldukça aristokratik fırıncılar, ke­peği alınmamış arpa ekmeği satmaktadırlar, hem de ol­dukça pahalı fiyata. Öyleyse bunlar rejimdeler, biz niçin bilinçsizce onların derdini çekelim? Vücutlarının güzel­liği için yiyorlardı. Ondan iki satır sonra Hz. Ali’nin ken­disi, “Eğer ben isteseydim en iyi baldan ve buğday özünden kendime ekmek ve yiyecek hazırlayabilirdim.” di­yor. Arzusunun o olduğu ve yapısının bunu gerektirdiği anlaşılmaktadır. Ama bunu gözardı etseydi, bize başka bir şey öğretmek için yapardı bunu. Şimdiyse onu böyle bilimsel kıldıklarından bu şekli almaktadır. Yeni bilim­lerden bu şekilde söz etmek, hem de yeni bilimlerden bu denli deneyimsizce, ikinci, üçüncü elden, kısıtlı haber kaynakları yoluyla haberli olan kimseler aracılığıyla bu­nu yapmak, İslam’a çok zarar verir. Nasıl zarar verir? Temelde İslam’ın ve Kur’an’ın risaletinin esasını olum­suzlayıp bozar.

 

Elbette dünyadan doğru ve teknik olarak bilimsel bi­rikimleri bulunanlar ve bilimleri tanıyanların böyle bir­şey yapmaya hakları vardır. Çünkü Kur’an bilimsel açı­lardan konuşmasa da, doğal olaylara, doğal görüngülere değinirken bilimsel açıdan yanlış olmamalıdır. Dolayı­sıyla yeni bilimlerde uzman olan âlimler ve bilginler, ulaştıkları bu ayetlere doğru bir biçimde ve bilimsel ola­rak eğildiklerinde biz büyük bilgilere ulaşırız. Fakat bu Kur’an’ın risaleti biçiminde değil, Kur’an’ın kendi alanı dışındaki şeylere değinirken bilmeden ve yanlış olarak değil, doğru ve bilimsel olarak değindiği biçiminde alın­malıdır. Örneğin Sadî, Gülistan’ını fizik, kimya ve tıp alanında değil, hidayet ve ahlâk amacıyla yazan bir kişi­dir. Fakat kimi zaman, bu eserde yanlışların bulunduğu­nu görüyoruz. Bu onun için kusur olamaz. Çünkü Gülis­tan’ın misyonu başka birşeydir. Fakat tabip olmadığı için, zamanın geçerli bilimine göre tıbbi şeylere değinmiş olup bunlar bugün yanlıştır. Örneğin “İnsan sürekli de­ğildir; hayat kalıcı değildir, geçicidir. Ansızın çöker. Bir­birine çarpınca herşeyin ortadan kalkacağı tesadüfî ya da geçici bir dengeye bağlıdır” demek istediğinde, bu misyonu içinde yer aldığı için edebi, güzel bir biçimde, bir edebiyat başyapıtına yaraşır biçimde anlatır. Fakat za­manının geçerli ilminin -ki bugün yanlışa çıkmıştır- di­liyle konuşmak istediğinde şöyle der;

 

“Birbirinin karşıtı dört isyankâr nefis

Birbirleriyle ancak dört gün geçinebilirler.

Dördünden biri üstün gelince

Tatlı can çıkıp gider bedenden.”

 

Bu, dört mizaçtır. Bugün biz, kesinlikle böyle olmadı­ğını biliyoruz. Tatlı canın bedenden ayrılması bu dört mi­zaç yüzünden değil başka şeyler yüzündendir. Bunu an­lamadığı anlaşılıyor. Önemi yok. Çünkü Sadi tıp bilmez. O, eski tıbba göre konuşmuştur. Fakat Kur’an, bir örnek verirken tabiî bilimlerden söz ederse, örneği bilimsel açı­dan yanlış olmamalıdır. İşte bu yüzden uzman, bilinçli ve teknik bilginler, bu konuda, bu boyut ve açıdan Kur’an üzerinde çalışabilirler. Öyle ki uzman olup çalışma da yapan kimselerin çalışmaları, oldukça üstün, parlak ve gerçekten şaşırtıcı olmuştur. Fakat olayın bilincinde ol­mayan, bu konuda bir bilgileri bulunmayan yöresel ve ol­dukça yüzeysel ve yabancı bir dünya görüşü içerisinde, kısıtlı bir alanda bulunan ve bilimle bilimsel yaratı, bi­limsel kuramlar ve bilimsel fantaziler arasındaki farkı bile bilmeyen -tüm bunları birbirine katan- tipler, hem bilimi, hem de Kur’an’ı mahvederler. Bunlar kesinlikle bu işe el sürmemelidirler. Ne yazık ki bugün bu öyle yaygın duruma gelmiştir ki her kitabın sayfalarını açtığımızda, birinin zavallı Einstein’ı uzattığını, bir başkasının zaval­lı Darwin’i hemen reddettiğini arka arkaya on beş kanıt getirdiğini görüyoruz. Biri Apollo’dan söz ediyor, öteki başka birşeyden. Sonra da tarafın üslubundan bayın ke­sinlikle olayın farkında olmadığının ortaya çıktığını, bir çeviri üzerinden cacık gibi bir şey söylediğini görüyoruz.

 

Dün birkaç arkadaşla sohbet ediyordum ve bunların işlerinin arkadaşlardan birinin örneğine benzediğini söylüyordum; Köyün birinde[2] yapma uydudan, Apollo­’dan vb. söz ediliyordu. Biri diyor; “Efendi, bu Apollo’yu, jeti vs. bırak yere, bunlar hiçbir şey değil. Şu paketi al, paket paket! Ne içinde makine var, ne benzin içer, hiçbir şey. On kuruş verirsin bir attara, alırsın onu. Üstüne de ‘kendi gider’ diye yazarsın.” Harika! Yeni bilimlerden bu şekilde konuşmanın ne yararı var? Üstüne yazarsın; kendisi gider.



[1] 17-18 yaşında -bu denli küçükken!- sarayının penceresinin ar­dında oturmuştu. Gürültü yükseldiğini gördü. "Ne oluyor?" Dediler: "Kalabalık". Dedi: "Niçin?" Dediler: "Irmağın üzerin­de bir köprü var. Bu köprünün üstünden gelenler gidenler olu­yor. Bu yüzden izdiham oluyor ve bu nedenle de gürültü olu­yor." Bu yaşta bir deha kıvılcımı parladı onda! Dedi: "Öyleyse iki köprü yapın! Birinden gelenler, ötekinden gidenler geçsin!" Böylece, bu ırmağın üzerine iki köprü yapılıp birinden gidenle­rin, ötekinden de gelenlerin geçmesinin tek bir köprünün bu­lunmasından daha iyi olacağını anladılar! O zamana dek İran bilginleri olayın farkında değildiler!

[2] Bugün köylülerin bir araya gelip geçmişte olduğunun tersine, Apollo’dan, jetten, yeni buluşlardan oldukça çok konuştuklarını -kompleks artık- görüyoruz.


         -        

 


Bu Yazı 10518 defa okunmuştur
 

 Bu haber için toplam 59 yorum yapılmıştır...

rabia 11-10-2009, 20:15:18
Kurana ilişkin açılan parantez....
bugüne kadar Kurana ilişkin yazılan ve anlatılan onca bilgiler arasında idrakime en iyi yansıyan
açıklama idi...
kafanızı kurcalayan,nicelerini okuyup da,satır aralarında ancak bir cüzünü bulduğunuz bir hakikatin küllünü...
bir parantezde,''lafı gelmişken söylemeden geçmeyim ''derken değinilen kısa sözlerde bulmak...
''işte budur'' demeyi özlüyor insan...
tüm hakikatler bölük pörçük...
''tamam doğru ama, eksik bişeyler var sanki''...demeden sonlandırmak bir okuyuşu imkansızlaştı bugünlerde...
 
veysel menekşe 13-10-2009, 21:09:48
İtirazım var!..
Daha önce de söylemiştim..
"Öğretmenimiz Anadolu'yu pek iyi tanımıyor galiba .." diye.
İlginç..
Fransız Büyük Devrimi 'ne (!) lütfettiği bu manidar övgüden sonra..
Sadece Anadolu'yu değil..
O günlerin Horasan'ını ve Orta Doğusunu 'da( maalesef ) es geçerek konuştuğunu gördükten sonra.
Şaşırdığımı itiraf etmeliyim..
Biz Halkçılığı ve Halk'a yönelişi ve Halkla beraber Hak ve Halk içinciliği..
Fransızlardan mı öğrendik bayım?!
"Büyük el Küçük el' i avucuna aldığında tarih'in seyri değişti !."diyen de ..
Bir Fransız düşünürü değil miydi yoksa bayım?!.
Massignon ' u..Corbin' i ..Garaudy 'yi..Guenon ' u..Sartre' i..Fanon 'u..
Ne kadar ve nasıl dinlediniz de..
Bize bu kadar Fransız kaldınız bayım?
...
Cemaleddin 'i yanlış yerden başladığı için haklı olarak eleştiren siz !..
Halkımızdan ne dinlediniz ve O'ndan ne görmediniz de de böyle bi garib ve ..
Yine aha böyle herkesler gibi halkımıza yüklendiniz .
Lütfen söyler misiniz.?!
Keykavus'un hizmetine giren şu halk kahramanları da kimler miş?.
Bunu da söyler misiniz lütfen?!.
Halkımız kimseyi bedavadan kahraman yapmaz bayım!.
Bakın anlatayım.
Biz bu namıssız Keykavuslardan da ahlaksız kel kahya nizamülsülüklerden de..
Kalpaslanlardan da ..Kalpazan NAH ! ramanlardan da hiç razı olmadık hiç..
Dillerini de kullanmadık ve dinlerine de girmedik hiç mi hiç..
Fırsatını buldunmuycuk kellelerini kucaklarına verivermekten de hiç geri durmadık hiç.
 
veysel menekşe 13-10-2009, 21:56:43
Katolik Papaların da.Ortodoks Kardinallerin de Kabbalacı Kahinlerin de.
Hoppalacı HüccetlerinveTombalacı Şeyhülislamların da.
Çook yüreklerini hoplattık ve çook eteklerini toplattık bayım.
Lale Devirlerini başlarına yıkmaktan ve.
Islahat Fermanlarını da kıçlarına tıkmaktan da asla geri kalmadık aslaa !
Ammaa! Ne fayda!
Öyle propaganda eylediler kim.
Şam Şeytanları dahi parmak ısırıp istifalarını arzetmekten geri durmadılar büyük şeytanlarına..
Peygamberlerine onca iftiraları atanlar bize neler neler isnad etmekten geri kalsalardı ya?!
Siz .
Kazak Abdalı tanır mısınız bayım?!Baba İshak'ı ;Baba İlyası.Bedreddin'i.Molla Lütfi'yi.
Karaca Ahmed'i.Kara Davud'u.Karamanoğlunu..Çandarlı!yı..Börklüce'yi.Köroğlu'nu.
Arslan Baba'yı.Dadaloğlu'nu.Heyder Baba'yı.Hasan Sabbah'ı.Kalenderoğlunu.Karayazıcı'yı.
Pir Sultan'ı.Atçalı'yı.Çakırcalıyı.Hekimoğlu'nu.De Bre Hasan'ı.Koçgiri 'yi..Kiziroğlunu..İnce Cumalı'yı.
Algın Cemal'i.Kamalı'yı.Yörük Ali'yi.Demircioğlu'nu.Kara Yılan'ı.
Tanırmısınız siz bayım?
Hepsi birer TATAR RAMAZAN GİBİYDİLER bayım!
Ve HİÇ EĞİLMEDİLER bayım !
Ne ŞAH DİNLEDİLER NE PADİŞAH Bayım!.
ALLAHSIZ ALLAHÇILAR'A KİTAPSIZ KİTAPÇILARA da.
Hiçmi hiç kulak asmadılar bayım!
Ammaa!
Çok ayan -eşraf konaklarını basıp.
Çook HALK HAİNLERİNİ de halk meydanlarında astık biz bayım.
Bu yüzden Vatan Haini 'ne ; Din Düşmanına çıktı adımız bayım!
Gerçi
Hükümdar olmadık şu dünyaya amma.
Rahat uyku da uyutmadık şu dinsiz imansız hükümdarlara bayım!
Şimdi anlatınız bakayım.
Buyrun.!
 
veysel menekşe 13-10-2009, 22:43:03
"İşte bu dur !" diyebilmek için.
İşbaşında olmak gerekir ya Rabia.!
"En kötü eylem;
En iyi laftan iyidir ! desem anlatabilir miyim meramımı bilemiyorum.
Bu kadar güzel sözler söyleyip;
En basit güzel bir işi bile yapmaya yeltenmemek..
Nasıl huzursuz kılmaz söz sahiblerini..
Bunu da anlayamıyorum inanın.
Aktivist İslamcı diye ad takmazlar mı bir de öğretmenimize.
İşte o zaman testemelli delleniyorum be!.
Ne yapsak ne etsek beğenmiyeceler mi ne?
Haklısın Rabia.!
Teslimiyet denen şeyin.
Çok kitap okumakla da ilgisi yok.
Çok kitap yazmakla da.
Çok konuşmakla hele hele hiç mi hiç.
İlgisi yok.
Susmaya mı niyetlensem yeniden ne?!
Bilemiyomkine ya Rabia!.
Wesselam !.
 
ali k 15-10-2009, 13:56:22
sayın veysel menekşe,
ali şeriatinin ideoloji dediği kavrama,siz insan paradigması olarak yaklaşırken ,ideolojiyi yokmu sayıyorsunuz?
ali şeriati islama ideolojik olarak bakmamışmıdır?
halk kavramı ideolojik bir kavram değilmidir?
şeriati dogrudan demokrasiyi mı-temsili demokrasiyimi kabul ediyor....
elimde bir kitap var....
muttalip özcana ait-insanın neligine dair....
çözümü -mengüşoğlu çizgisinde ;insanlaşma ve etik yaşam felsefesi olarak çözümlemiş...
dogal durum olarak insanlaşmayı irdelemiş....
belki sivil topluma karşılık geliyor....
tanrısal adalet hem sivil toplumla çözülebilir çağrışımı çıkıyor....
meselenin detayını siz biliyorsunuz....
demokratik-katılım -dogrudan demokrasi-günümüz-zamanımız itibariyle sivil topluma karşılık gelmiyormyu?
ideolojik toplummu? sivil toplummu?
bunun tanrısal orijine aykırılığını izah edebilirmisiniz?
tanrıyı bilmek zikri bir durummudur?
tanrıyı bilmek nedir veysel kardeş*
hak ve özgürlüklerin düzenlemesi değilmidir?
devrim durumu ontolojikmidirki?
yoksa zamanla ilgili bir tavırmıdır?
ANLATABİLDİĞİMİ UMUYOR,ÖZ OLARAK GÖRÜŞLERİNİZİ BEKLİYORUM...
saygılar....
 
ali k 15-10-2009, 14:22:10
veysel kardeş,
sen insanları tanrıyamı çağırıyorsun,tevhidin Allahına,
yoksa her bir kimligi kabul edip özgürlükçü bir yapı ve toplumamı?
yoksa insanlaşmayamı?
halk nedir?
kapitalist ilişkişler babında halk nedir?
neye tekabül eder...
tüketim toplumunda halk nasıl olur?
tarım ve köleci toplumlarda halk nasıl olur*
birey ile toprak agası birmidir*
nasıl hepsini halk altyapısında toplayabiliyorsun*
sanayi toplumuna tarım ilişkilerini geri getirebilirmiyiz...
halk yerine insan tabirini kullansak daha tutarlı olur....
bana göre ali şeriatinin halk tabiri tamamen reaksiyoner ve antiemperyalist...
milliyetçilik anlayışı gibi....
üretim ilişkileri çok önemli....
 
vetsel menekşe 17-10-2009, 21:20:06
Yoksamakla varsamak izafe bakımından bir ve aynı şeydir.
Kendinden essah bir varlığa sahib değil se izafe olarak kalır.İtibarı kendinden bile menkul değildir.
İzafenizden menkuldür.
İdeoloji'nin bizim dilimizdeki karşılığı nedir?
Bilinmiyor sa ben söyliyeyim.
Tam karşılığı Akide'dir.
Ali Şeriati bir ideolojiden ötesini önermiştir.
Yeni bir Akide önermiş ve bu akideyi inşa etmeye çalşımıştır.
Çalışması da yarım kalmıştır.
İdeoloji önermekle yetinseydi başına bunca iş almazdı.
Süruş gayet rahattır.

Batılı illimun zihin ideoloji ile Din arasında zorunlu bir bağ kurmaz.
Ali Şeriati 'yi anlamakta zorlanmaları bu yüzdendir.
Doğulu gelenekselci zihin de bu hususta Batılı zihni tersinden okuyarak Şeriati'yi anlamak istemez.
Şeriati Doğunun da Batının da kafasına çomak sokmuştur.
Kovandaki arıların paniklemesi gayet doğaldır.
Yüzyıllardır birlikte oynadıkları oyun bozuluvermiştir.
S.Hüseyn Nasr ve Fethulah Gülen Amerikada;
Süruş ve Hüseyin Taha Avrupada.
İlginç değil mi?
Sen hiç İran' a sığınan batılı bir atdın gördün veya duydun mu sevgili Ali k.?
Ali Şeriati İslam'a İslami bakmıştır.
Ben-i Sakifede kulaklarını.
Cemel-Sıffinde gözlerini.
Kerbelada Vicdanlarını-Kalblerini kaybedenler.
Yüzyıllar boyunca el ve ayaklarını da kaybederek..
Ehl-i Kitaplaşıverince.
Ehl-i insafsız da oluverdiler se dinlerine-akidelerine halel mi gelecekti sanki.
Şeriati; sadece akide önermemiştir.Bir Din de önermiştir.
Şu bilinen ama birtürlü yaşatılmasına razı gelinmeyen din var ya.İslam var ya?
O işte!.
 
veysel menekşe 17-10-2009, 21:35:57
Halk kavramı ideolojik bir kavram değil midir?
Olabilir de olmayabilir de.
Nereye çekersen oraya gider oldu bu kavramlar.
Kargaşası da cabası.

Fakat bu halk acaib bir nesne ve veya öznedir ki.
Herzaman nereye çekersen oraya gitmez.
Davulcu veya zurnacıda ne halt varsa oraya kaçıverir gözü körolasıca.
Akılsız - budala- Halk!..N'olucak!.

Halk bazen inektir bazen inek çobanı bazen sütçü veya
 
veysel menekşe 17-10-2009, 22:04:17
mousede sorun var..
veya bu halk toptancı bir süt toplayıcısıdır.
Tereyağını pazarda satıp evine vite yağ-margarin - alan bir halk nerede görülmüştür .?
Şimdiki zamanlar müstesna!.
Ama yine de hepsi halk ve insandır.
Gözden çıkaramayız. Gözlerini açmak görevimizdir.

Demokratik katılım kağıt üstünde her karşılığa gelebilir.
Ayak üstünde uyuyanlar için farketmez.
Ben yatakta bile rahat uyuyamıyorum ya Ali k.!
Herhangi bir toplumda bile halk ya kendi istediği gibi olur yahut istenildiği gibi olur.
Razı edilmesine bağlı.
Müzevirler(tezvirat)boş durmadığı gibi.
Münevverler (tenvirat) ta boş duruyor değildir.
PİR SULTAN ABDAL'IM DÜNYA DURULMAZ...(Türkü)
..
Maraba da Toprak Ağası da İnsandır.
Birbirinden razı ilişkiye laf yetiştiremediğiniz gibi; güç te yetiremezsiniz.
Eşkiya Dünyaya Hükümdar olmaz.
...
Aksiyoner'in yanında Reaksiyoner'in esamesi okunmaz.
Şeriati aksiyoner dir.
Bütün aksiyonerler biraz aksi dir.
Adamın asabını bozarlar...RAHATSIZ ETMEYE GELİRLER.. Hem de sıksık.
Böyle kötü bi huyları vardır.
Şeker gibi adam(!) dırlar oysa.
Sen ŞEKER ADAM filmini seyrettin mi ya Ali k. ?

Daha toplayamadım..
Bi türlü bi araya gelmiyo bu halk.
NUH diyo peygamber demiyo bu halk.
Yardım etsen çok iyi olacak..

Tanrıyı bilmek ikri fikri zikri şükri bir durumdur ve her halukar fiili bir durumdur.
Bırak oturanlar otursun.
Sen ardına bakma.

Üretim; ilişkileri her zaman düzenlemez. Bozabilir de.
İlişkiler her zaman her edimi düzenleyebilir ama.


 
veysel menekşe 17-10-2009, 23:12:03
Tanrıyı bilmek kendini bilmekle eş anlamlıdır.
Hak ve Özgürlüklerimiz zaten düzenlenmiştir.
Bu düzenlemeden hoşnut olmayanlara karşıdır savaşımımız.
Devrim ontolojik bir duruştur.
Evrim ontolojik bir durumdur.
Ontolojik duruma karşı -anormal- durum va'z etmek;
Devrimci Duruş'u harekete geçirir.
Oturan namerttir.
..
Biz Zamaneye uymayız.
..
Zamaneye zaman zaman yenilsek te.
..
Bu arizi bir durumdur.
Asli Durum önü sonu aslına rücu eder.
....
Ali !.
Yeni sorularını bekliyorum.
Mesela şöyle bir soru :
Yeni bir Din' e ne dersin?
Eskisini aratmayan!..

Vay kafir Veysel Vay mı diyorsun.?
Olsun.
Bu küfrün kafiri olmazsam.
Bana da yazıklar olsun!..
Wesselam !..
 
 

BU KATEGORİDEKİ DİĞER ESERLER

İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 2]
İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 2) : Ben ve Biz
İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 3]
İSLAM BİLİM; DERS-6 (Bölüm 2)
İSLAM BİLİM; DERS-2
İSLAM BİLİM; DERS-12 [Bölüm 2] / MARX’IN HAYATININ ÜÇ DÖNEMİ
İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 1] / Kur’an ve Öğretiler Açısından Tarih
İSLAM BİLİM; DERS-1
İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 1) - Hac; Tevhid ve İslam’ın Özdeş Cisimlenişi
İSLAM BİLİM; DERS-6 (Bölüm 1)
İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 4]
İSLAM BİLİM DERSLERİ BAŞLIYOR / 23.03.2009 DAN İTİBAREN
İSLAM BİLİM; DERS-7 (Bölüm 2)
İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 4]
İSLAM BİLİM; DERS-5 ( Bölüm 2)
İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 3)
İSLAM BİLİM; DERS-10 [Bölüm 2]
İSLAM BİLİM; DERS-7 (Bölüm 1)
İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 4) - Cehalet, Çıkar ve Korku; Beşeri Sapmanın Temel Etkenleri
İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 2)
İSLAM BİLİM; DERS-9 (Bölüm 4)
İSLAM BİLİM; DERS-12 [Bölüm 1] MARX’IN HAYATININ ÜÇ DÖNEMİNDE MARKSİZM
İSLAM BİLİM; DERS-3
İSLAM BİLİM; DERS-4
İSLAM BİLİM; DERS-5 ( Bölüm 1)
İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 1] : TOYNBEE’NİN TEZİ VE “TARİHİN HAREKETE GEÇİRİCİ ETKENİ”
İSLAM BİLİM; DERS-11 [Bölüm 3]
İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 3) - Alinasyon
İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 1)
 
 
 
 

 

nike huarache Scarpe Abbigliamento Asics nike blazer michael kors Adidas Scarpe Ray ban nike flyknit longchamp scarpe converse nike free air jordan scarpe da calcio nike cortez Cinture air max new balance Scarpe nike roshe louis vuitton Ray ban adidas oakley converse Scarpe Adidas scarpe Nike Adidas superstar air max
new balance nike air max adidas nike roshe michael kors air max nike free nike blazer new balance oakley converse Scarpe Adidas nike huarache Scarpe Ray ban scarpe converse Adidas Scarpe Abbigliamento Asics Scarpe air jordan scarpe da calcio nike free nike cortez nike flyknit

www.aliseriati.com         www.aliseriati.net        www.aliseriati.org

NETWOR YAZILIM