Menyu
Yunanlı Hatip Demostenes'in Mağarası
YAZDIKLARINDAN SEÇMELER [TÜRKÇE]

Yunanlı Hatip Demostenes'in Mağarası

Demostenes, zayıf bir çocuktu. Çok utangaçtı. Sesi cılız ve gövdesi küçüktü. Konuşmayı da beceremiyordu; sıradan bir çocuk kadar bile. O dönemde Yunanistan'da sofizm (sophisme) her şeyden daha güçlüydü. Sofistler (safsatacılar), yani anlatım gücüyle geceyi gündüz, gündüzü gece göste­ren büyük ve güçlü konuşmacılar, siyasette, yargıda ve kamuoyu üzerindeki etkinlikte çok güçlüydüler. Delillendirme gücüyle ve sözün büyüsüyle toplum ve bireylerin yazgısına hükmediyorlardı. Demostenes, zayıf, çekingen ve yetim bir çocuktu. Babasından kendisine kalan mirası davacılar yediler. Çünkü, davacıları, onun hakkını gasp edip ötekilerin gaspını hak olarak göstermeyi başardılar ve o, mirastan yoksun kaldı. Mantık ve söz gücü aracılı­ğıyla ona yüklenen bu yoksunluk, onda güçlü bir inanca ortaya çıkardı. Beden ve dil zayıflığına, anlatımdaki ye­tersizliğine ve kılığının çekici olmamasına karşın, hakkı­nı alabilmek için güçlü bir konuşmacı olmaya karar ver­di.

 

Bu amaca ulaşmak için konuşma alıştırmalarına başladı. Zor ve tuhaf alıştırmalarla Demostenes, tarihte dünyanın konuşma tanrılarından biri olarak tanınan bü­yük bir hatip oldu. O kadar ki, hitabelerinden birini sun­mak için tam yedi yıl çalıştığı söylenir.

 

Onun yaptığı alıştırma ve konuşma için seçtiği alış­tırmanın durumu, bizim pratikteki konuşma durumu­muzla büyük bir benzerlik gösterir!

 

Yalnız başına dağa gidiyor; çölde, dağda ve ovada ha­yali kalabalık topluluklar için ateşli konuşmalar yapıyor­du. Taşların arasında mağaraya benzer bir yer kazmıştı. Burası, yalnızca onun durabileceği ölçüdeydi. Bu dar ve yapma mağaranın duvarlarına, ayakta durup konuşma alıştırması yaptığında eli, başı, omuzu, boynu ve gövdesi­ni konuşma için gerekenden ve konuşmanın konusunun gerektirdiğinden fazla hareket ettirmesine ve ellerinin ve gövdesinin fazladan ortaya çıkan kımıldamalarına engel olabilecek biçimde irili ufaklı, uzunlu kısalı bıçaklar, di­kenler, çiviler ve iğneler yerleştirmişti. Böylece, elini ko­nuşmaya uygun düşen ölçüden biraz fazla hareket ettir­se, eli bu sivri bıçaklardan, iğnelerden ya da çivilerden bi­rine çarpıyor ve yaralanıyordu. Böylece onu, "Fazla git­tin!" diye uyarıyordu. Bu yaşantılar, batmalar, sivri ve sert sınırlamalar, dört yandan onu bağlıyor ve yavaş ya­vaş "tekdüze", "uyumlu", "uygun", "gereğine göre" tavır ve davranışları, tüm konuşmacıların yaptıklarının ve yapmaları gerekenin, aynı zamanda çoğunluğun da be­ğendiği benzeri tavır ve davranışları adet edinmesini sağ­lıyordu.

 

Şu anda bulunduğumuz zamanda ve koşullarda, bi­zim konuşma durumumuz da bütünüyle Demostenes'in o sıkıntılı, dar ve taşlı mağarada, o iğne ve çiviyle dolu ma­ğarada konuşurkenki durumunun aynısıdır! Bir şey söy­lemek istediğimizde, hatta bir kelime ve cümle seçmek is­tediğimizde ansızın bir iğnenin, adamın olur olmaz bir ye­rine battığını görüyoruz. Alışılagelmiş sınırı, anlayışlar, görüşler, taassuplar ve maslahatlar mağarasının sınırını aşan yeni bir söz kullandığımızda, hemeninde bir iğne bi­zi uyarıyor! Sağ yanımızdan yaralanıyoruz. Başka bir şey söylemek istiyoruz; sol yanımızdan bir iğne yiyoruz. Söy­leşiyi değiştiriyoruz yada yeni bir konu açıyoruz; yüz tane başka diken, bizi başımızın üstünden yaralıyor. Sonra hiç bir şeye, hiç bir çiviye ve iğneye değmeden konuşmaya mahkum olduğumuz böyle bir Demostenes mağarasında bu durumun konuşmayı çok güçleştirdiğini, hatta muha­le yaklaştırdığını görüyoruz. Ne yazık ki, daha büyük bahtsızlık da, artık konuşmacılarımızın, Demostenes gibi, gitgide bu sınırlamalar içerisinde konuşmayı adet edinmeleri ve bu mağarada hiç bir yere çarpmayacak ve iğneler, çiviler ve dikenlerin onun hareketlerine dokun­mayacakları ya da onu serzeniş olsun diye bile okşayacak­ları ölçüde öylesine akıllıca, pişkince, ustaca ve zekice, uz­laşıcı ve hoşa gidici bir biçimde konuşmayı öğrenmelidir. O zaman, öyle usta ve büyük bir hatip olunur ki sorma!”