Menyu
İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 3) - Alinasyon
İSLAM BİLİM

İSLAM BİLİM; DERS-8 (Bölüm 3) - Alinasyon

ALİNASYON

 

Alinasyon konusunu burada ele almış ve edebiyat fa­kültesinde İnsan-ı Bîhad [özbilinçsiz insan] başlığıyla bağımsız bir konferans olarak sunmuştum; Tahran Üni­versitesi Edebiyat Fakültesi öğrencilerince de basılmış­tı. Şimdi burada sadece değinip geçeceğim. Bu konuyla il­gili her temelden dizine benzer tanımlar vereceğim. Böy­lelikle ahlak ve insanı tevhidin söz konusu edilmesine ortam hazırlanmış olacak.

 

Alinasyon, âline [aliéner] kökünden gelmekte olup insana cinin hulul etmesi [girmesi] anlamına gel­mektedir. İşte bu anlamda, eskiden, deliren biri için, “kendinden uzaklaştı, kendini tanımıyor, aklını yitirmiş, kendinde değil, bir başkası oldu” derlerdi. Yani diva­ne ve mecnun olmuş; cin [div] ona hulul etmiş [aline ol­muş] ve aklını, duygusunu ve kişiliğini yiyerek onun insanî kimliğinin ve bireysel kişiliğinin yerine geçmiştir; o kendisini duymamaktadır, cini kendisi sanmaktadır.

 

Arapça’da mecnun [cine çarpılmış anlamında], Farsça’da divane [cine çarpılmış] ve Avrupa dillerinde âline [cine çarpılmış], hepsi de aynı anlama gelmekte­dir, yani cinin, insan kişiliğine geçmesi, cin ya da dîv [şeytan]in insanın ‘öz’ünün yerine geçmesi anlamına gelmektedir her üçü de. Buysa, eskiden her yerde delilik ya da cenun hastalığının bu şekilde nedene bağlandığını göstermektedir.

 

İlk kez olarak Hegel, bu terimi on dokuzuncu yüzyıl­da felsefesine sokmuştur. Ondan sonra öğrencisi Marx, bunu toplumbilimde ve insan ve iş ilişkisinde kullanmış­tır. Bugün bu terim, ruhbilimde ve insanbilimde oldukça yaygınlık kazanmıştır.

 

Alinasyon -sözlük anlamı bakımından ne olursa ol­sun- şu esası ortaya koymaktadır; Birtakım koşullarda insan, kendisini kaybedecek ölçüde hastalanır; böyle­likle, kendisinin gerçek ve doğal kişiliğini ve kim­liğini tanımaz ve kendi gerçek ve yaratılışsal varlığını yitirir. Bu durum -ki insanın bozulmasıdır- insan dışı bir kişilik ya da kimliğin insana girmesinin ve geçmesi­nin sonucudur. Sonuçta, insanın insan dışı bir varlığa dö­nüşmesi ya da insan bireyinin cin ya da şeytan biçimini alarak bozulması ortaya çıkar. Bu durumda, hasta in­san, kendisinin esas, gerçek ve sağlıklı ‘öz’ü yerine cin ya da şeytanı duymaktadır. Bunun örneği, Gâv [inek] fil­minde Meşhedi Hasan’ın, kendisini “Meşhedi Hasan’ın ineği” olarak algılaması, ahırda ot yemesi ve sahibi Meşhedi Hasan’ın dönmesini beklemesidir [İran’da üre­tilen en insanî film, bu inek filmidir]. Bugün bilim için, deliliğin nedeni, insan kişiliğine girmesi ve onun kimliği­ni bozmaya etken olması olmadığı açıklık kazanmıştır; o eski anlamıyla alinasyon, bir gerçeklik taşımamaktadır. Fakat bilim cinin bu işte suçsuz olduğunu duyurup uzun geçmişi bulunan bu suçlamadan onu aklamakla birlikte, onun yerine, cinin yaptığını yapan, insana hulul edip onun gerçek ve yaratılışsal kişiliğini yok eden ve insanın gövdesinde insan özünün yerini alan başka etkenler keş­fetmiştir. Bu insanımsı -ki, şimdi bir insan kalıbıdır- ar­tık kendisini duymaz; hatta her şeyi o kendisi olma­yana -ki ona hulul etmiştir- nispet eder ve onu kendisi, kendisiniyse o olarak algılar; sonuçta, bozulmuş, ‘öz’süz insan olup çıkar.

 

Cin ya da şeytan gibi insanı, özellikle günümüz insa­nını delirten ve mecnun kılan bu etkenler nelerdir?

 

İnanç öğretileri [ideolojiler] ve de bilim, çeşitli etkenlerden söz ederler. Ben burada tümüne değineceğim ve ayrıca bugüne değin değiştirilmemiş olan ya da bu başlık altında değinilmiş de benim görmediğim başka konulara da değineceğim. Fakat alinasyon hastalığının ve ayrıca insanlık tarihinde ve insanların maddi, düşünsel ve ruh­sal hayatında gündemde bulunan birçok bozulma du­rumlarının ve bozulma etkenlerinin tanınması esasına göre insanı aline eden ya da bozan etkenler arasında sa­yıldıklarına ve insanı kendine yabancılaştırdıklarına inanıyorum.

 

Burada, bütün tehlike etkenlerini -insanı özünün in­sanda kalmasıyla tehdit eden tehlike etkenlerini- tev­hidin rolünün en geniş alanıyla görülmesi bakımından zi­hinlerde gündeme getirmek için bütün etkenlere -anladı­ğım ve hatırladığım kadarıyla- fihristvari bir değinmede bulunacağım. Bu etkenler, cin yerine, makine ya da aygıt olabilir, toplumsal düzen ve yaşama şekli olabilir; bunlar insanı herhangi bir biçimde bozabilirler[1]; Bir defasında söylediğim gibi, psikolog dostlarımdan biri -ki ruh hasta­lıkları uzmanıdır- şöyle diyordu; Bu sinir hastalıkları hastanesinde kimi zaman hastalık doruk noktaya çıkar ve delilik halini alır; resmi delilik. Örneğin, toplu olarak, öğle yemeği için yemek salonuna giderler. Yolun ortasın­da biri durur. “Kardeş, niçin durdun?” diye sorduğumda, “Benzinim bitti.” diye cevap verir. Çaresiz, ona bir bisküvi, su, ya da bir bardak süt vb. şeyler getiririz. Yürümeye başlar ve şöyle der; “Güzel, bu oraya kadar ulaştırır.” [Bir nesne aracılığıyla alinasyonun uç nokta­sı].

 

Onun yıllarca taksi sürücülüğü yaptığını ve yavaş yavaş makine aracılığıyla aline olduğunu ve kendisini makine olarak algıladığını görüyoruz. Bu, insanın, tüm boyutlanın nasıl alaşağı ettiğini ve nasıl dışsal bir nesne­nin boyutları durumuna geldiğini göstermektedir. Bu âline olmaktır ve bu konuyu Marx yetkin insan konu­sunda, Herbert Marcuse ise ‘Tek Boyutlu İnsan’da ele almaktadır. Marx, bütün toplumsal düzenlerde, tarih boyunca doğal insanın olgusal gerçeğinin olumsuzla­nıp inkâr edildiğine ve aslında insanın olgusal gerçeği­nin gereksinim -yani doğaya teslim- olduğuna ve onun çalışma etkenini doğa karşıtı olma ve doğaya egemen olma duygusunun bağışladığına inanmaktadır. Çünkü gerçekte çalışmak, doğa karşıtı bir etkendir. Oysa in­san yüzde yüz doğal bir olgudur ve doğaya uyumludur.

 

Herbert Marcuse ise, günümüz toplumsal düzeninde insanın tüm boyutlarının olumsuzlandığını ve onun için sadece kuru bir mantıksal bir boyut kaldığını, birkaç bo­yutlu olan varlığının gerçeğinin tek boyutlu bir varlık bi­çimine [Unidimensionnel] dönüşüp bozulduğunu söyle­mektedir.

 

Alinasyon konusunu Marx, başlangıçta, ahlakî sos­yalistler grubunda Hegel’in toplumbilimci ve toplumcu öğrencilerinden biri olduğu dönemden başlayarak almış­tır. Ahlakî sosyalistler Marx’tan önce, burjuvazi düzenin­de ve de ortaçağ kilisesinin din düzeninde, insanın ali­nasyonu konusunu gündeme getirmişlerdir. Çünkü bun­lar, her iki toplumsal düzene, hem eski [kilise ruhaniliği] ve hem de yeni [maddi burjuvazi] düzene karşıydılar. Çünkü hem sosyalisttiler, hem de ahlakçı; ayrıca insanın hem züht, hem de para yoluyla aline olduğuna -yani tam olarak çelişik iki şey yoluyla; ne kadar da doğru söy­lediklerini görüyoruz- inanmaktaydılar. Yani meslekten bir zahit olarak bir köşeye çekilenler tam ve yetkin insan değildirler ve hem de paraya tapanlar ve faiz yiyenler, insanî benliklerini duyumsayamamaktadırlar. Bütün boyutları alt üst olmuştur, ters yüz olmuş ve bir nesne haline gelmişler, kendilerini para olarak algılar olmuş­lardır. İşte burada, İslam’ın hem ruhbanlığa ve hem de dünyazedeliğe şiddetli karşı çıkışı tam olarak aydın­lanmaktadır. Ayrıca burada, ruhbanlığın ya da ahiret­zedeliğin [insan olgunluğunun göstergesi olan ahiretçi­lik değil] bilimsel ve gerçek kavramı ve de alçakça maddî bencillik ya da burjuvazi ruhu veya para düşkünlüğü de­mek olan dünya anlaşılabilir.

 

ALİNE EDENLER

 

1- Hurafelik ya da Bozulmuş Dinler: Tarih boyunca, bütün hurafelik dinler, insanı âline etmişlerdir. İnsanî güçleri ve insanda bulunan gerçek değerleri ve asaletleri olumsuzladıkları, her şeyi ruhlara, cinnîlere, gaybî güç­lere ve görüngülerin, yıldızların uzaklaşmalarına bağla­dıkları için insanı kendinden uzaklaştırıyorlar, bahtsız, zavallı bir duruma sokuyorlar ve gözle görülmeyen güç­lerin ve doğa ötesi sayısız etkenlerin oyuncağı kılıyorlar­dı. Geçmişteki insana bir bakınız; onun gecesi gündüzü, cinleri, devleri, perileri, uğursuz yelleri, tüm bu yıldızlar arasından iki yıldızın birbirine yaklaşıp uzaklaşmasının uğursuzluğunu, kötü ve şerli ruhları kendisinden nasıl uzaklaştıracağını düşünmekle geçmektedir. O, kendi karnını doyuracak güçte değildir, ama tanrılar [âlihe] sürüsünü, ruhları ve yazgısında etki ve rolleri bulunan her şeyi hoşnut tutmalıdır. Hatta çocuğunu onlara kurban etmelidir. Kimi tapınaklarda, kendisinden el çekmeleri için yeni damat, karısını evliliğin ilk gecesinde onlara ve aracılarına vermelidir.

 

Bunlar hep insanın, tüm bu gaybî güçler, ruhlar ve cinler yoluyla aline olmasıdır. Ona, yazgısına, yaşayışı­na, düşüncesine ve ruhuna musallat olan onca etkenle­rin sayısı, temsilcilerinin işleri daha bir yoluna girsin diye yıldan yıla artmakta ve etkileri günden güne çoğal­maktadır. Ve bahtı kara insan, sürekli olarak, yerde, gökte, denizde, ormanda, dağda, ovada, hatta hamamın hazinelerinde dalgalanan karaltıların, vehimlerin, gök tanrıları sürüsünün, sayısız ruhların ve irili ufaklı cinle­rin gölgesi altında yaşamak zorunda olmaktan başka, her doğa olayından, doğadaki her renkten, her şekil ve durumdan korkmak ve onu başka bir bahtsızlığın, başka bir lanetin göstergesi saymak, hatta kimi nesnelerde gi­zemli güçler, gaybî ve tuhaf özellikler ve esrarlı güçler görmek durumundadır; hepsini kendi üzerinde, her ha­reketi ve durumu üzerinde etkili olarak bilmek, onlarla ilgili olarak, yine büyücülerden, üfürükçülerden, muskacılardan, falcılardan, müneccimlerden, rahiplerden, cin­cilerden, ruhçulardan, acayip ve garâyip işlerin aracıla­rından ve uzmanlarından, din mütevellilerinden, tapınakların danışmanlarından bir sürü kimseyi canına, ma­lına, namusuna, toplumuna, hayatına, düşüncesine, ak­lına, özgürlüğüne ve insanî kişiliğine musallat kılmak, ayrıca çalışma ve çilesinin ürününü bu sınıfa -ki bu sınıf­takiler, ruh ve riyazet ehli olup başka bir âlemin işlerine dalmış kimselerdir ve sonuçta çalışma ve zahmetle bir il­gileri yoktur- haraç olarak vermek, onca korkudan, her yanından tehlike ve korku yağan ve hayatı ona vahşet evi olarak gösteren bir dünyadan, çaresiz, sadece şirk tapınaklarına, kiliselere ve bu rahiplerin, kâhinlerin ve ahbârın vs. sıcak ve güven verici sığınaklarına kaçmak, onların ellerini ayaklarını öpmek, kurbanlar sunmak, adaklar adamak, hatta kızını vakfetmek, oğlunu kurban etmek durumundadır [ki başlangıçta orospuluk, bu tür tapınaklarda yaygın bir dinî gelenek olup kadınları aşağılık maddi hayattan, bencillikten ve evlilik dünya­sından, evden ve aileden uzaklaşmaya, kendilerini tanrı­lara adamaya, tapınaklarda tanrı kullarına, tapınakların ziyaretçilerine, ibadetçilerine ve mütevellilerine genel vakıf malı olmaya teşvik ediyorlardı.].

 

İşte burada tevhidin anlamı açıklık kazanmaktadır. Bu şirki anlamadan tevhid anlaşılamaz. Tanrı’nın çok değil bir oluşu, konunun görkemliliğini göstermez. Çün­kü tevhid, tüm bunları hiç durumuna getiren bir darbe­dir. Bütün varlıkta, bu âlemin tümünde, bu dünyada ve o dünyada, hiç kimsede, hiçbir şeyde, hiçbir yerde ve hiçbir zaman, hiçbir gücü, kudreti, etkiyi, etkeni, nedeni, rolü ve iradeyi yerinde bırakmaz ve bütün yalancı güçleri, mevhum korkuları, tehlike noktalarını ve etki nedenleri­ni yok eder ve insanı aline eden bütün güçleri ve etkenleri olumsuzlar; tevhidin başlangıcı, insanın imanında ve dünya görüşünde tevhide ortam hazırlayıcı keskin ‘lâ’ kılıcı, göksel tanrıları ve onların yersel temsilcilerini dünyada etkisiz duruma getirir.

 

Şirk dininde kargaşa, çelişki ve parçalanmayla dolu böyle bir dünyayı gördüğümüzde ve insanı, masum, al­datılmış ve aciz bir kuş gibi şahinlerin, leş kargalarının, devlerin, şeytanların, korkunç gölge ve karaltıların, al­datma tuzaklarının, tutsaklık kapanlarının ve yağma tasmalarının elinde ve ağzında gördüğümüzde “Lâ havle velâ kuvvete illa billâh” şiarının -ki şimdi sadece ölümle ilgili olarak kullanılır, ölümü çağrıştırır- ne geniş anlamı -tüm varlığın genişliğince- olduğunu, ne denli derin -in­san ruhunun ve insanlık tarihinin kültürünün derinli­ğince- olduğunu ve nasıl bir gücü -devrimci güç- bulun­duğunu anlayabiliriz.

 

2- Büyü: Büyü de hurafelik dinler gibi, insanı tüm ha­reketlerinde ve davranışlarında cinlerin ve kötü ruhla­rın oyuncağı olarak görür, onu sağar ve insanı düşünsel olarak kötüye kullanır. Öyle ki cinlerin, insana hulûl et­meye, zarar vermeye hazır olduğunu sanır. Bu bakım­dan, sürekli olarak cinlere yakarışta ve övgüde bulunma, onlardan korkup kaçma ve onlara sığınma durumunda­dır. Bu yüzden büyü ve büyücülük düzeninde insan, ken­disini bağımsız olarak algılayamaz.

 

3- Şirk[2]: Dinler tarihinde dinlerin değişim ve evri­minin bu aşamasında insan, efsaneler [mitoloji] aşama­sından, çeşitli tür tanrılarına, doğa güçlerine tapınmaya, ruha tapıcılığa [animisme], fetişizme ve mutlak büyücülüğe yükselmiştir. [Bununla birlikte her üst ve gelişkin aşamada daha bedevi aşamaların din ve inançlarının ka­lıntıları yerinde kalmaktadır. Öyle ki büyücülük ve yıl­dızlara tapıcılık, tarihin, evrim bakımından en son ve en yetkin aşamasında, yeni İslam tarihinde bile, İslam’ın bu ikisiyle yaptığı şiddetli ve açık savaşa karşın varolmuş ve olmaktadır. Geçmişte Müslüman toplumların ha­life ve sultanlarının saraylarında bile, cihad için de yıl­dızların uğurlu ve uğursuzluğu göz önüne alınırdı ve tür­lü büyülerle, gizli ya da açık ilgileniyordu. Hatta kimi dinî kitaplarımıza da bunun kalıntıları yansımıştır] Şirkte, dinî toplum Tanrı’ya -onun açık ve evrensel kavra­mıyla ve ayrıca Tanrı’nın yüce ve maverâi sıfatlarıyla- ta­pıcılıkta belirli bir aşamaya varmıştır. Fakat Tanrı, dün­yada birkaç kutupta, değişik ya da çelişik güç ve yönlerde tecelli etmekte ya da varlık âleminde var olan rütbe, güç, sorumluluk ve işlerden oluşan çeşitli mertebeler zinci­rinden oluşmuş bir manzume ve örgüt biçiminde bulun­maktadır bu aşamada.

 

Şirk, insanı, birkaç ya da bir sürü ayrı ve çeşitli güç­lerce yaratılmış, zorunlu, onlara bağımlı, onlardan etki­lenen bir varlık olarak parçalamaktadır. İnsan, âlemin ve insanın bir sürü mabudun, yaratıcının, tanrının, işin içinde bulunan akıl ve gücün ürünü ve oyuncağı olduğu­na inandığında, onun bütün hayatı ve insanlığı, varlık olarak mabudlar arasında bölünmesine, ilişkisinin bu çeşitli ve hatta çelişik kutuplar arasında tanzim edilme­sine harcanmış olur ve yolunu şaşırmış bir yalnız gibi hisseder kendisini; her biri bir başka yöne giden bir sürü ayak izinin bulunduğu, her yönden ayrı bir ses ve çağrı­nın duyulduğu bir çölde bulur kendisini. Hurafelik din­ler geneldir. Şirk ise bir tür özel hurafelik din olup insanı tanrıların sayısınca parçalar ve gövdesini kendisinin özünden arındırır. Âlem parça parça olduğunda ve güçte, tedbirde, özde, felsefede ve amaçta vs. çelişki ve ayrılık dizgesinin yaratılışı gerçekleştiğinde insan da kendisini somut bir kimlik ve cevher, belirli ve bilinen bir varlık olarak göremez, hayatını ve yazgısını da kesin ve gerçek bir felsefe ve anlam taşır bulamaz. Varlık âlemindeki şirk, kesintisiz olarak, âlemin varlığındaki şirki, ardından da âdemin varlığındaki şirki arkasından getirir; buysa korkunç ve delirtici bir sıkıntıdır; Kendi özünde kuşku ve şirk.

 

4- Züht: Züht diyorum ama sakınma ve arınma anla­mında, özellikle de İslam’ın söylediği yüce, ileri ve olum­lu anlamıyla, takva anlamıyla kullanmıyorum. Tersi­ne, insan bireyindeki en temel doğal güdülerle savaşım, bunların olumsuzlanıp dışlanması ve öldürülmesi anla­mına alıyorum zühdü. Bu güdüler, bir insanın oluş bo­yutlarından birer parçadırlar. Gerçek insan, tüm bu gü­düleri varlığında bulunduran insandır. Züht -güdüler­den biri olarak ya da bir hedef olarak- bireyin kendi eliyle gerçek insanın asil ve gerçek yönelişlerinin kimilerini ya da birçoğunu yerle bir eder ve ortadan kaldırır. Böylece insan, eksilmiş, yetersizleşmiş ve nakışlaşmış olur.

 

Çünkü gerçek insan, doğa ve yaratılış insanıdır, yani yaratıldığı şekliyle varlığını sürdüren insandır. Allah, bu insanı çeşitli boyutlarıyla yaratmış ve övmüştür. [insanı en güzel biçimde yarattık]. Onun yaratılışsal ve do­ğal özelliklerinden birinde en küçük saf dışı etme ve de­ğiştirme ortaya çıkaran her etken, insanı gerçek kimliği­ne yabancılaştırmıştır. İslam’da doğal ve hatta dışsal şe­kildeki en küçük değişikliğin yaratılışın bozulması ola­rak algılanıp şiddetle yasaklanması buradan kaynak­lanmaktadır.

 

Bir köşeye çekilme ve inziva isteğinin burada züht­ten ayrı olduğunu belirtmeliyim. “Zulüm ve baskı düze­ninde bir grup, mevcut durumla ve kirli insanlarla birlik olur. Arılıklarını korumak isteyenler, temiz kalmak iste­yen bilginler, zeki insanlar ve büyük kişilikler, bir köşeye çekilip münzevi olurlar. Bu ise egemen düzen karşısında bir tepkidir.” diye inananların tersine ben, bunların za­limlerin saldırıları için en güzel yol açıcılar ve engelleri ortadan kaldıranlar olduklarına inanıyorum. Büyük bir insan inzivaya çekildiğinde, kendi eliyle, zulme engel olan büyük bir kişiliği zalimin ayakları önünde kurban etmektedir. Böyle biri, maktulü kendisi olan bir katildir. O, eli iyi adın arınmışlık kanına bulaşmasın diye, cina­yetler işleyenin çıkarı doğrultusunda bedavadan cinayet işlemiştir. Bunlar, kendi kendilerini satanlardan daha kötüdürler. Çünkü kendi kendilerini satanlar, sadece kendilerini satmakta ve böylece kendilerini alçaltmakta­dırlar, yani kendilerini halka gösterip sonra da zalime satmakta, başlarını halifenin sarayının penceresinden sokmakta ve kimseyi aldatmamaktadırlar. Fakat sahne­den kaybolan, halkı kara yazgısıyla baş başa bırakan, kendi kurtuluşlarını ve cennetlerini sağlama derdine dü­şen, bir köşeye kıvrılan, başlarını Tanrı tapınağının deli­ğinden içeri sokan ikinci gruptakiler, çoklarını sahneden uzaklaştırmaktadırlar.

 

Ali [a.s], ne zaman inzivaya çekilmiştir? Ali’nin sus­ması, inzivaya çekilmek anlamına gelmemektedir. Oluş­turulan koşullarda Ali, hak istemeyi sürdürseydi ve yö­netimi ele geçirmek için diretseydi yeni toplumun birlik ve varlığı ve genç İslam hareketi sarsılırdı. Ali, güç ka­zanma üzerindeki bu iç siyaset kargaşasında suskun kaldı. Ya toplumsal hayatta? Asla! Savaş [Bizans, İran ve iç savaş] sırasında dış düşman karşısında merkezi gü­cü ve düşünce birliğini korumak amacıyla iç anlaşmaz­lıklara ve bireysel haksızlıklara katlanmanın anlamı, tam tersine, siyasi sorumluluğu, toplumsal gelişme so­rumluluğunu üstlenmek ve iman için ve halk yolunda, hareket ve güç yolunda, halkın başarısını garantileme uğrunda en büyük görevi yerine getirmek demektir. Tak­va, bu anlamdadır. Yoksa bireyin, toplumsal hayatında insanî bir boyutunu geliştirmek için başka bir boyutunu öldürmesi demek değildir takva. Züht ise riyazet [sıkın­tı] çekmek ve başka bir boyutu ve başka boyutları olum­suzlamak anlamındadır.

 

Eğer riyazetçi zahitlerle temasınız olursa, onların eksik oluşlarını tam olarak anlayabilirsiniz; onların bir boyutta oldukça geliştiklerini, fakat insanî boyutlarda normal insan olmadıklarını pek çok şeyi anlamadıklarını ve çoğunlukla, öldürülmüş güdünün güç, yöneliş ve eğili­minin başka bir güdüye aktarılmış olduğunu anlayabi­lirsiniz. Örneğin İran’ın tanınmış siyasetçilerinden biri­nin [Meşrutiyet devriminin başında birçok mertebede şehit olmuştu meşrutiyet içinde yine de diri kalmak için] kardeşi, son derece zahit ve takva bir adamdı. Yani her türlü insanî ve gayri insanî davranıştan kaçınıyordu, bir tatsızlık olmasın diye. Yetmiş, seksen, doksan yıl yaşadı [bu gibiler amma da yaşıyorlar] ve bunca yıl boyunca dünyada sadece tek bir şeye önem veriyordu; o da yemek idi.

 

Meşhur bir söz vardır; “Eğlenirken kumandanlarla eğlenin, ama yemeğinizi zahitlerle yiyin.” Bu söz, zahit­leri ve riyazetçileri ne güzel tanımlamaktadır.

 

Sözünü ettiğim bu zahit kişiye sormuşlardı; “Siz ki doksan yıl yaşadınız; gençliğinizde cinsel güdüyle neler yaptınız?”

 

Sürekli olarak evradla, zikirle ya da dua okumakla meşgul olan ve Allah’ı zikretmekten geri kalmamak için kimseyle konuşmayan ve gece gündüz sadece sofra ku­rulduğu zaman önündeki dua kitabını ya da Kur’an’ı toplayan ve ancak dua ile yemek arasında bulabildiği kü­çük bir fırsatta kendisiyle konuşulabilen bu zahit kişi şöyle cevap verir;

 

“O günlerde genellikle, yağ daha boldu bugünkünün tersine ve daha sarıydı. Koyun yağı boldu. Her yemek ta­bağında yarım parmak kalınlığında yağ olurdu. Herkes eliyle yemek yerdi. Şimdiki gibi değildi. Şimdi yemeği elinle tatmak bile mümkün değil. Elimi yemek tabağına, özellikle tavuklu fisincan yemeği sıcak, yumuşak ve yağ­lı olduğunda, çıplak parmaklarımı hafifçe ve yavaşça daldırırdım... Sonra... Bir hal değişimi olurdu... Bağışla­yın... Suya ihtiyacım olurdu.”

 

5- Makinizm: Makineleşme, insanın, sanayi toplu­munda sınıf ve sömürü işlerinde âline olmasına neden ol­maktadır. Böylesi bir sistemde zaman tam anlamıyla programlanmakta, insan çalışması teknik ve mekanik bir biçim kazanmakta, bireyin çalışması tek boyutlu ol­maktadır. Her birey sadece küçük bir hareketle bir iş yapmakta -bir aracın tümünün üretimini gerçekleştir­memekte- ve insan ömrü boyunca, bu sınırlı ve anlamsız hareket dışında başka bir iş yapmamaktadır. Bunun en güzel örneği Charlie Chaplin’in Asrî Zamanlar filmidir.

 

6- Teknokrasi ve Bürokrasi: Teknokrasi ve bürokra­si, günümüz dünyasına egemen iki sistem olup hatta sos­yalist ülkeler de -ki ilerleyip teknokrasi ve bürokrasi aşa­masına girmişlerdir- bundan güvencede değildirler. Bu iki sistem insana bindirilmiş olan iki özel çalışma biçimi­dir. Bu yönetim ya da teknik mekanizmada insan, bir vi­da, bir cıvata, bir conta vs. -iş makinesinin gerektirdiği her neyse- durumuna girmektedir; çeşitli boyutları ve seçme özgürlüğü bulunan bir insan durumuna değil. Ve ömrünün sonuna değin, işin bütününü değil, özel bir işlemi gerçekleştirmektedir.

 

İşçi insan, makine ve bürokrasi düzeninde, gerçek­leştirdiği edime karşı özbilinç duygusu taşımamaktadır [âline olması, kendisini tanımaması ve ne yaptığını anlamaması işte burada anlaşılmaktadır].

 

Birey, banka ya da borsa kurumları gibi büyük bir kurumda ya da örneğin havacılık kurumunda çalışmak­tadır, ama uçağın havaalanından kalkıp inişini sağlayan hareketler dizgesini -ki tek bir iş ya da işlemdir- yapma­makta, sadece bu esas işin bir parçasından sorumludur. Sadece şu vidaları sıkmakta ya da şu kâğıtları imzala­maktadır -Reis Bey’dir- ya da sadece Reis Bey’in duru­munu, mizacını, ilgilerini ve huzurunu gözetmektedir -­mer’us [memur] beydir- veya sadece para saymaktadır veya bir bölümden gelip bir bölüme giden şeritin yanında bu bölümde durup bir cıvatayı somuna geçirip sıkmak­tadır. Bunların hiçbiri iş değildir, bir işi -anlamı bu­lunan bir işi- oluşturan yüzlerce devinimden biridir. Otuz yıldır anlamsız ayrıntıya ilişkin bir devinimi yine­leyen kişi, kendi davranışının bilincinde değildir. O, ken­di yönetiminde, birbiriyle uyumlu olarak bir eyleme ya da bir mala dönüşen devinimler dizgesinden habersizdir. Anlamlı işi yapan, şirket ya da fabrika sistemidir; insan anlamsız devinimleri yineleyip durmaktadır. Dolayısıy­la o, anlamsız soyut -kendisi açısından- bir devinimi öm­rünün sonuna değin gerçekleştirip durmaktadır. Gerçek insan eylemde bulunan, iş yapan, buna karşı bilinçli olan, eyleminin sonuç ve hedefinden haberli olan ve bu hedef yolunda, bu sonucu kazanmak ve yaratmak yolun­da eylemi şekillendiren, onu öncülerini planlayan, seçen, araçları ve çalışma biçimini yaratan bir varlıktır; bu ise bunların hiçbirini yapmamaktadır.

 

Tohumu eken, hasat eden, harmanda taneyi saman­dan ayırıp değirmene götüren, un yapan ve sonra da ekmeğini yiyen çiftçininkinin tam tersidir durum. Çiftçi, yaptığı işin bilincindedir. Eylemini kendisi seçmiştir, eylemi ereksel nedeninin sonucudur; aline olmamıştır. Bürokrasi ya da teknokrasi sistemindeki birey ise etken olmayan ve bir parça ya da bir şube durumuna gelmiş olan insandır. İş sahibi değil hizmetlidir. İş sahibi -­gerçek anlamıyla- bireyi istihdam eden yani kullanan, sonra da çaptan düştüğü için emekliye ayıran, sakata çıkaran bir idare ya da fabrikadır.

 

Emekliye ayrılınca yıkılanları hiç görmediniz mi? Bu gibi kimseler, varlık felsefelerini yitirmiştirler. Kendi­sinde değildir kendisi. Yerleştiği ve yapıştığı yerden [ma­kam] dışarıda hiçbir şey değildir. O, orada resmi görevli­lerin yönetimi bölümünün dördüncü dairesinin sayın başkanı olarak bulunmuştur. Görüldüğü gibi, koyunun kırkbayırı gibi çektikçe gelen şu upuzun cümlenin tü­münde tek kelime insan adı yoktur. Sadece konum ya da makam adı bulunmaktadır ve bu birey, bu cümleyi kendi adı olarak algılıyordu ve konum ya da makam yoluyla aline olmuştu. Yani kendi gerçek benliği ve ger­çek kişiliği yerine onu algılıyordu [kendine yabancılaş­ma, kendisi olmayanın, kendisine hulûl etmesi]. Emekli olup eve geldiği ve artık resmilik taşımadığı şu anda as­lında adının bulunmadığını görmektedir. Şimdi zorla, kendisine, çevresindekilere ve hatta karısına, otuz kırk yıl önce adının, Hacı Hüseyin’in oğlu Hasan Bey olduğu­nu anımsatmalıdır. Kendisi bile böyle temiz bir kişiliğe yabancıdır.

 

Çalışan insan, çalışma sırasında çalışma şekline ege­mendi hep ve çalışma şeklini kendisi belirliyordu. Ama şimdi ona egemen olan çalışma şeklidir, iş makinesidir, iş aracıdır. O ise, büyük bürokrasi binasında bir tuğla gi­bi ya da bu makine binasında bir civata gibi tutturulmuş­tur. Asrî Zamanlar filminde, işçinin saatinin kolundan çözülüp çarkın dişlileri arasına girdiğini, kendisinin de saatini çıkarmak için makinenin içine girdiğini ve bü­yük makinenin onu yuttuğunu, çarkın içinde ve türlü dişliler arasında tutsak ve ezilmiş olarak kaldığını, ba­ğırmaya bile gücünün yetmediğini, çünkü bir halkanın, boynunu şiddetle sıktığını görüyoruz. Bu, günümüz in­sanın makine aracılığıyla, yani bürokrasi ve teknokrasi­yi doğuran Makinizm[3] aracılığıyla alinasyonun sembo­lik cisimlenişidir.

 

7 - Sınıfsal Düzen: Sınıflandırıcı her etken insanı âline eder. Sınıfsal düzen, insanı, sömüren ve sömürülene, efendi ve köleye dönüştürmektedir ki hiçbirisi de tam in­san değildir bunların. Ya Ionesco’nun deyişiyle gerge­dandırlar, ya da Kafka’nın değişiyle dönüşüm geçirmişlerdir. Sınıfsal düzende, sınıfsal çelişki etkeni top­lumdadır; bu etken, tek bir insanı, bir özü, bu insanlık dı­şı kutuplara ayırmaktadır.

 

İnsan, sınıfsal düzende aline olmaktadır. Çünkü in­san, sömürülmüş sınıfta yer aldığında kendini ve kendi olanaklarını sağlıklı insandan daha az duyumsamakta­dır, sömüren sınıfta yer aldığındaysa konum ve sı­nıfının kendisine verdiği güçleri kendi özsel güçlerinden saymakta ve özelliklerini ve olanaklarını, bir insan bire­yi olarak kendi gerçek olanaklarından daha çok duyum­samaktadır. Küçük ama derinlikli olan ‘Sömürenin Port­resi’ hakkında bir önsözle birlikte ‘Sömürülenin Portre­si’ kitabının yazarı Albert Memmi’nin deyişiyle sömürü, sadece sömürgeleştirilmiş dünya insanını başkalaştır­makla kalmamış, Avrupalı insanı da sömüren insanlık dışı bir çehreye dönüştürmüştür. Söylediğim gibi işte bu sınıfsal etken, insanı parçalamakta, mazlum, mahrum ve mahkûm bir varlık ya da katil, zalim, hâkim ve gâsıp bir varlık haline getirmektedir; insan Habil ve Kâbil’e dönüşmektedir. Kâbilci düzenin sürmesi, nüfuzu ve gü­cü, tekelci egemenlik ve mülkiyet, sonuçta da sınıfsal dü­zen, tek insanı [Âdemoğlunu] insanlık dışı dört tipe ayır­maktadır ki bu dört tipin her biri, hayvanı bir tipin özel­liklerini kendi insanî gerçek, yaratılışsal ve uyumlu özel­liği yerine algılamakta ve kendilerine hulûl ettirmekte­dirler; Kurt, tilki, fare ve koyun gibi.

 

8- Aşk ve İman: Aşk da bir tür âline edicidir. İster insanî aşk olsun, ister tanrısal aşk olsun fark etmez. Vahdet-i vücuddaki sufiyâne şekline en büyük örnek Hallac’tır. O, şöyle diyordu; “Cübbemin içinde Allah’tan başka kimse yok.” Bu, insanın aline oluşunun en güzel itirafıdır. Hallac’ın bu duyguyu taşıdığının gerçekliğinde kuşku yok, ama Hallac’taki bu duygu gerçek değildir. Avam ve avamın temsilcileri, bu ikisi arasındaki farkı ­-duyguda insanın sadık oluşunu ve insanda duygunun sadık oluşunu- anlamadılar ya da anladılar da, “anladık” demeyi uygun görmediler.

 

Hallac’ın seçtiği ölümden, duygusunda sadık olduğu anlaşılmaktadır; söylediğini gerçekten bulmaktadır. Fa­kat bulmuş olduğu şey, bir hastalıktı, kendisini gerçek­ten o durumda duyumsamıyordu ve Allah’ı kendi yerin­de görüyordu.

 

Cüneyd-i Bağdadi şöyle diyordu; “Benim boğazım­dan ve dilimden, yıllardır sadece Allah konuşmaktadır.” Tıpkı kendisinin taksi olduğunu sanan adam gibi o da kendisinin Allah olduğunu sanıyordu. Ya da şu dervişin hikâyesini duymuşsunuzdur; Veda etmek ve Mekke’ye gitmek üzere yola çıkmak için tarikat pirinin yanına ge­lip şöyle der derviş; “Mekke’ye gitmek istiyorum, Allah’a ısmarladık demeye geldim.” Hazret, çubuğunu yere ko­yup şöyle der; “Uzak yola gitme, gel beni tavaf et.” [Efen­diye bakın, kendisini Kâbe yerine koyuyor] Kâbe Allah’ın evi demektir, fakir de Allah’ın hakiki ikâmet yeridir. Kâbe’den daha iyi. Kâbe, sudan topraktan yapılmış, buy­sa candan yürekten...

 

İşte bu güzelim sözlerden bir kısmı.

 

Başkalaşmış insan, işte bu.

 

Yerel aşklardan ise, bir başkası delicesine sevilir ya da bir mürit olarak kendinden geçmişçesine birine bağ­lanılır, şuursuzlar ve cahiller bile keramet sahibi olarak görülür. Denir ki; Bizim efendi, sıradan konuları anla­yan kimselerden daha büyüktür. Onlar, sadece biz sıra­dan kişilerin anlamadıkları konuları anlarlar. Böylesi kişiler, şeyhi karşısında sadece akletme ve ayırt etme gücünü yitirmekle kalmaz, dinini, hatta duygularını da olumsuzlar.

 

Derler ki takvasıyla, dünyevi işlere bulaşmamasıyla mutaassıp ve inançlı birkaç müridin gözünde tanınmış ve bilinmiş bir şeyh vardı. Şehrin rintleri, bu şeyhin dün­ya işlerinden o kadar da habersiz olmadığını, kısacası buluğa ermemiş çocuklara karşı özel bir dünyevi ilgisi bu­lunduğunu keşfettiler!

 

Ortalığı karıştırıcı böyle bir buluşun sevinciyle he­men müritlerin yanına gittiler. Bu faciayı şeyhin bağlıla­rına iyice anlatmak için büyük bir özen ve çaba gösteri­yorlardı. Müritler, birden onların hayallerini suya dü­şürdüler; Bu kadarcık şey için bunca muamma nedir? Bizim yıllarca bildiklerimizin yanında bu bir şey değil bi­le.

 

Onlar büyük bir şaşkınlıkla sordular; “Sizin kutsal şeyhiniz için, livata nasıl önemsiz sayılabilir?”

 

Müritler açıkladılar; “Hayır siz bilmiyorsunuz. Biz onunla yakından temasımız olduğu için biliyoruz. Onun bu amelden kastı, Allah etmesin, nefsine kulluk değildir. Bu iş onun mizacına yerleşmiş.”

 

Ne olursa olsun, seçme, bilinç, beğeni, kabul, değer­lendirme, tad alma, şeyhin, sevgilinin ve maşukun gü­zelliklerini ve erdemlerini yüceltme ve övme sınırı aştı­ğında ve delilik ve çıldırma aşamasına geldiğinde aşk ve bağlılık, bireyi başka bir birey aracılığıyla aline eder.

 

Bu olgu, dört şekilde somutlaştırılabilir;

 

a- Sufiyane ya da ilahî alinasyon; tasavvufî vahdet-i vücudda ve Hulûliye fırkasında görüldüğü gibi. Bâyezid­-i Bistami şöyle der; “Ben, kabuğundan sıyrılan yılan gibi Bâyezidlikten sıyrılıp hepten o oldum.” Belki de Cü­neyd’in şu sözü, böyle bir dönüşüme neden olan ortam ve koşulların anlaşılmasında okuyucu zihninde yardımcı olacaktır;

 

“Ben ışığa baktım ve ışığa bakmayı otuz yıl sürdür­düm, böylece ışık oldum.”

 

Hallac, sufiyane alinasyonun, yani etkeni ruhanî bir aşk olan ve cezbe, tapınma ve dini sevgiden dönüşmüş bir durumdan kaynaklanan mabud aracılığıyla aline olma­nın anlaşılmasında en büyük örnektir. Elbette bununla cezbenin doruk noktasına ulaşarak, coşkulu bir ihlâsla Allah’a kullukta bulunmak ve Allah’ın celali ve gücü kar­şısında hayrete kapılmak -ki Ali’de daha da belirgindir- ­arasında fark olduğunu anlatmaya gerek yok. Çünkü bu durum -güçlü ve yoğun olmakla birlikte- insanın özbilin­cinden ve Allah bilincinden kaynaklanmaktadır. Hayret, bir mutlak küçülmenin bir mutlak büyüklüğün kar­şısında bulunmasından kaynaklanan doğal bir durum­dur. Bu mesafeyi bu mutlak büyüklüğü ve bu mutlak kü­çülmeyi, hakir bir ruh ve düşünce anlayamaz hiç kuşku­suz. Aline olmuş birinin ruh ve düşüncesi de böyledir; böyle bir kişide bu ikisi de felç olmuştur.

 

b- Kutsal ve ruhanî alinasyon; Kimi zaman, kimi tip­lerin yüzünde bir tür ruh durumu ya da çekim hissedil­mektedir ki belirli bir adı, belirli bir kavramı yoktur bu durumun, ama kalpleri mıknatıs gibi çekmektedir. Bu çekim, ne bilimsel, ne düşünsel, ne sanatsal, ne toplum­sal, ne siyasal, ne de ailesel bir erdemdir; hiçbir şey değil­dir, ama yine de bir şeydir. Bence bir insanın yaratılışının ve dinî duygusunun derinliğinden su yüzüne çıkan bu çe­kim, daha çok dinî çevrelerde ve insanlar arasındaki dinî ilişkide belirgindir. Bu, yaygın söyleyişle ruhanilik ya da kutsallık adı verilen şeydir ve dinlerde resmi ruhanilik sınıfı kurumunu ortaya çıkaran ilişkinin ta kendisidir. Sadece İslam, bunun yerine hikmeti ya da bilgiyi ya da fıkhı veya zikri[4] yerleştirmiştir. Tüm bu terimler, an­lam olarak benzer terimlerdir ve özel bir inanç bilinci, de­rin bir İslamî tanıyış kazanmak ve hidayet bilgisi elde etmek amacıyladır. Bu yüzden, bugün de dinî merci, dinî lider ya da şer’i hâkim en iyi bilen olmalıdır. Oysa hiçbir dinde en iyi bilmek şart değildir. Din âlimi, din uzmanı, din öğretmeni ve din araştırmacısı başkadır, ruhanî li­derlik başka[5]. Bağımlılık [irâdet] da denilebilecek bu tür, dinlerde, Kur’an’ın deyişiyle rahip ve ahbara kulluk biçiminde ortaya çıkmaktadır. Doğu tasavvufundaysa daha çok veliye kulluk biçiminde, mürşide, kutba ve delile [kılavuza] tam bir itaat ve mutlak bir yöneliş ola­rak, somut bir şekilde görünüm kazanmaktadır.

 

c- Kahraman övücülükten doğan alinasyon; Milli ve siyasi kahramanlara delicesine tapınmaktan, öndere fa­şistçe taparlıktan, hatta spor şampiyonlarına, pehlivan­lara ve sinema yıldızlarına tapınmaktan kaynaklanan alinasyondur bu...

 

d- Âşıkane alinasyon; Âşık edebiyatında, mitolojide, hikâyelerde, şiirde ve sanatta, âşıkın maşukunu buldu­ğu ya da kendisinin hangisi olduğunu bilmez olduğu çok­ça yinelenmiştir. Aline anlamına gelen Mecnun şöyle demektedir;

 

“Ey kan alıcı, eğer kanımı alırsan

 Korkarım neşteri Leyla’nın damarına vurmandan.”

 

9- Bilgi hastalığı, kitap hastalığı; Başka bir tür alinasyon da aydın ve okumuşun bilgi hastalığı ve kitap hastalığı yoluyla alinasyonu -ki biz de şu anda buna ya­kalanmış durumdayız- olup son derece korkunç ama yüz ağartıcı bir alinasyondur; çünkü ne halk anlamaktadır, ne de aline olan taraf. Kitap hastalığında insan, bir kitap kurdu olup çıkmakta ve dünyası hep kütüphanedir. Ki­tap ciltleri arasında öylesine kendinden geçmektedir ki dünyanın ve hayatın tüm gerçekliklerini yazma ya da basma kitaplarda görmektedir. Aklî bir konu ortaya atsan ya da duygusal bir gerçeklikten söz etsen şöyle der; “Ben, bunu hiçbir kitapta görmedim.” Şu anlamda ki gör­mediği için onun dünyada bulunmadığını ve kimsenin de ondan söz etmeye hakkı olmadığını sanmaktadır. Kitap için, insana ve kendisine vermediği değeri vermektedir. Daha doğru söyleyişle, aslında kendisi yoktur; kitaplar ondadırlar, kitaplar onda düşünmekte, konuşmakta, duygularını dile getirmekte, onaylamakta ya da olum­suzlamaktadırlar. O, insan gövdeli bir kütüphanedir. Ki­tap hastalığıyla bilgi hastalığı, bir tür zihinsel hastalık yaratmakta ve duyumsanabilme gerçekliklerinden uzak sözel, mantıksal, zihinsel kavramlarda boğulma duru­munu ortaya çıkarmaktadır. Toplumlardan, uygarlık­lardan ve kültürlerden birçoğunun yok oluşu, âlimlerin ve bilginlerin bilimin, bilimsel zihinselliklerin ve sözel ya da zihinsel konuların kendileri aracılığıyla aline ol­malarından doğada, hayatta ve toplumda aramaları gereken bilgiyi kitaplarda aramalarından kaynaklanmak­tadır.

 

İnsanların hayatı, toplumun ve zamanın yazgısı, ku­laklarının dibindeydi ama anlamıyordu, duymuyordu, görmüyordu. Bunun yerine, en büyük hassaslıklar, onu boğup tutsak eden hassaslıklardı. Bunlar, duyumsana­bilen, dokunulabilen gerçeklikleri doğrudan doğruya görmemekte, anlamamaktadırlar; hatta duymamakta­dırlar. Onların tanımını kitaplarda aramaktadırlar. Ki­tapların sustuğu yerde onlar da sağırlaşmaktadırlar. Bu, felsefe, tasavvuf, hatta scientism, bilim, sanat, sa­nat için sanat oyunu vb. biçiminde ortaya çıkan kitap hastalığıdır. Sanat için sanat, yazarlık için yazarlık, ali­ne olmaktır; çünkü yazar ve şair muhatap ve muhataplar tanımaz, yazarlık için yazıp durur. Onun için esas olan edimin kendisidir. Öyleyse, kelime yoluyla, yazmak yo­luyla, şiir söylemek yoluyla, oyun yoluyla, sanat yoluyla, inceleme yoluyla, hükümler çıkarma yoluyla, tarihsel araştırmalar yoluyla, felsefî kavramlar yoluyla, irfanî duygular yoluyla vs. aline olduğu gerçekleri dışsal ger­çeklikten değil, sadece zihinselliğinden çıkardığı anlaşıl­maktadır. Felsefe, soyut zihinsellik yoluyla insanın aline olmasıdır. Tasavvuf, soyut duygular yoluyla insanın ali­ne olmasıdır. Son yüzyıllara ait edebi, düşünsel, felsefî ve dinî eserlerimiz arasında toplumsal gerçeklik­lere, hayata ve insanların yazgılarına olan yabancılığın, bu düşünce hazinelerinden, bu latif duyguların aynalarından hiçbirinde toplumun çehresinden en küçük bir çizgi bile bulunmayacak ölçüde olduğunu görüyoruz.

 

10- Para; Para, insanların aline olmalarının en büyük etkenidir [para ve zühdü, ilk kez söz konusu eden ahlâkçı sosyalistlerden aktarıyorum]. Züht -maddi hayat­tan yüz çevirişin sembolü- insanı nasıl aline ederse, para da -maddi ve bu dünyasal olan bu hayata yönelmenin sem­bolü- insanı aline eder.

 

Paralı insan, paraya bağlı olan -kendinden kaynaklı değil- değer ve olanakları kendisine bağlamaktadır. Toplum da böyle bir duygu taşımakta ve paranın değerlerini ona bağlamaktadır. Hem kendisi, hem aile ve hem de top­lum, onun saygınlığına ve kişiliğine inanmaktadır. Oysa saygınlık ve kişilik, onun paralarının malıdır, kendisi­nin değil. Düne değin her şeyden yoksun olan, evinize gel­diğinde eşikte oturarak yiyip gitmesi için az bir yemek verdiğiniz kişiyi, bugün başköşede oturtuyorsunuz, o ge­lince, ateşte sıçrayan üzerlik tohumu gibi yerinizden sıç­rıyorsunuz. Çünkü kazanç elde etmeye başlayıp ya da kaçakçılık yapıp mal mülk elde edince ve para biriktirin­ce, para ona saygınlık ve kişilik bağışlamıştır.

 

Bölgenin saygınlarının, büyüklerinin, makam sahip­lerinin, mutemetlerinin bir listesini yapın, bunca lâkap­ların onların insan oluşlarıyla ya da paralı oluşlarıyla ilgili olduğunu göreceksiniz. Meclislerde kişilere gösteri­len saygının hangisinin kendisiyle, hangisinin parasıyla ilgili olduğuna bir bakınız.

 

Paranın toplumda birtakım güçleri vardır. Parayı ta­şıyan dışsal bir güç, o güçleri kendisinden sanmakta ve kendisini para olarak algılamaktadır. Öyle ki kendisini gelir listesi karşısında, gelir çizelgesi karşısında, ayna­nın karşısında oluşundan daha iyi görmekte ve duymak­tadır. Kendisini orada, buradakinden daha çabuk bul­maktadır. Bir faiz yiyiciyi göz önüne getirin; bütün insanî, dinî, ahlâki ve hatta akrabalık duyguları, özellik­ler, onun için para sesi vermektedir ve altın rengini taşı­maktadır. Kur’an, “şeytanın çarptığı” [Bakara Suresi, 275] de­mektedir. Para hastası insanın alinasyonu ya da ona pa­ra şeytanının ya da cininin girmesi derken -ki bu, ahlâkçı sosyalistlerin söyleyişidir- faiz yiyici hakkındaki bu aye­tin çevirisi yapılmıştır sanki.

 

11- Uygarlık; Uygarlık hem şehirlilik anlamında, hem de uygarlık olarak adlandırdığımız anlamda insa­nın güçlü ve üstün bir aline edicisidir. Toplumsal sistem ve şehirlilik ilerlediği ölçüde, insan bireyinin olanak ve yeteneklerini -ki Allah, doğada insana bağışlamıştır- ­üzerine almaktadır. Bundan önce, çocuğumu eğitmeyi, ailemi ve kişiliğimi korumayı kendim üstlenmem gereki­yordu. Fakat şimdi tüm bunları toplum üstlenmiştir ve bu yeteneklere beni gereksinimsiz kılmıştır. Artık, ola­naklarını kendimde duyamaz olmuşumdur ve bu yete­neklerden yoksunumdur.

 

Köy sisteminde birey, tehlike karşısında kendisine yönelmektedir ve kendisini sorumlu, savunmacı olarak duymakta ve anlamaktadır. Oysa şehir sistemlerinde bi­rey kendisini savunmaya kalkışmaz hiç. Çünkü savunma­yı ve bütün öteki işleri topluma bırakmıştır. Bir öğret­mense öğrencisini okulun müdürüne şikâyet etmektedir. Öteki çeşitli yetilerin durumu da böyledir.

 

12- Hedef; Direksiyonun başına oturup sürücülük yapan biri olarak ben, kendimi duymam, sadece ve sade­ce tehlikeyi, kazayı, yol işaretlerini, freni, dişlileri, gazı ve direksiyonu anlarım, işime ve hedefime boğulup gide­rim, kendimden geçerim. Ya da bir konuşmacı olarak ko­nuşma yaptığım şu anda kelimeleri tek tek seçerim, bir­birine eklerim. Hedefim, konferansımın size özel bir anlamı ulaştırmaktır. Fakat ortaya koyduğum edimleri­min hiçbirine karşı bir duygu taşımam, öz bilinçten yok­sunlaşırım. Kendimi hedefte yok etmişimdir ve şu anda hedefi kendim sanmaktayımdır. Gerçek varlığım, şu anda bu kelimelerin üreticisidir, ama şimdi kendi varlı­ğım olarak algıladığım şey, sadece görüşüm, inancım ve konuşmadaki hedefimdir; şu anda ben yok olmuşumdur. Heidegger’in söyleyişiyle, “Her işin, her zihinsel edimin, her bilimsel düşüncenin ya da her sanatsal ve edebi yara­tının veya her maddi ve teknolojik üretimin veya her top­lumsal ve siyasal eylemin ardında insan kurban edilmiş­tir.” Yani uygarlık, insanların özbilinçlerinin değerli ve son derece yoğun anlarının feda edilmesi pahasına ger­çekleşmiştir. Çünkü uygarlık, insanların çalışmaların­dan, manevi ve maddi üretimlerinden oluşan bir dizge­dir. İnsanlar ise bu ürünleri, bu maddi ve manevi nesneleri yaratırken özbilinç taşımamaktadırlar. Bir kişi, bir işe girdiğinde artık kendisi değildir, çalışma ve hedeftir.

 

Sartre, bu konuda, susayan ve bardağı almak isteyen güzel bir kızı örnek vermektedir. Yumuşak ve uyumlu hareketlerle elini uzatır, bardağı alır, parmakları ara­sında sıkar, su doldurur, ağzına yaklaştırıp içer. Fakat susuzluk ve su gereksinimi dışında, bu edimlerin hiçbirinin bilincinde değildir. Oysa bu devinimlerin her biri, ona susamış olan ve onun güzellik ve çirkinliklerini dü­şünen bir şair ya da fotoğrafçı için incelenmeye değerdir. Fotoğrafçı tüm bunları duymaktadır, ama kızcağız duy­mamaktadır. O devinimleri ve güzellikleri gerçekten gerçekleştiren olmakla birlikte bu ‘gerçek kendi’sine karşı özbilinç ten yoksun olup sadece ve sadece susuzlu­ğu ve su içmeyi duymaktadır.

 

13- Toplum; Bence, bundan 26 yüzyıl önceki Çin’in dinî filozofu olan Lao-Tse, inanın herkesten çok söz etmiştir alinasyonundan; bilgi ve toplum yoluyla alinasyon­dan.

 

Toplumsal Yardımlaşma Yüksek Okulu’nda ele aldığım bir konuda insanın dört zindan içerisinde bulunduğunu söylemiştim; Birinci zindan, doğadır ve insanlar, ilkel ve uygarlıktan uzak oldukları ölçüde ilk zindan olan doğa zindanına düşmekte ve yağışın belalarına, iyilikle­rine ve bereketlerine, kuraklığa ve iklim koşullarına tut­sak olmaktadırlar.

 

İnsanın, yani seçerken, üretirken ve düşünürken öz­gür olanın özgürlüğünü kısıtlayan her etken, insanı olumsuzlayıcıdır. İnsanı aline eden, yani yetenek ve ola­nakları insanın elinde olan doğa etkenleridir. İkincisi, tarihtir; ben İslam, Şiilik ve İran tarihinin sonunda yer almasaydım, örneğin Safevilerden sonraki dönemden sonra gelmeseydim ya da Rönesans tarihinin, Büyük Fransa Devrimi’nin, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları­nın bitiminden sonra doğmamış olsaydım, başka bir in­san olurdum. Bu ikilik, iki tarihin bulunmuş olmasından ve bunların benden iki tür insan oluşturmuş olmaların­dan dolayıdır. Birçok milletlerin dinlerini tarih seçmiş­tir. Kendi dinlerini kendileri seçenler oldukça azdır. Hiç­birimiz, kendi dilimizi seçmemişizdir, geçmiş değişimle­rin ve olayların tarihidir Fars dilini bizim dilimiz olarak yükleyen. Bunlar, dışardan yüklemedir; doğan bir insa­nın yolu üzerinde egemen bulunan önceden oluşmuş et­kenlerin, engellerin ve zorunlulukların [les contraints] yüklemesidir. Dolayısıyla tarih bizim yerimize oturmuş­tur ve tarihsel kişiliğimiz ve tarihsel varlığımız olan şeyi gerçek varlığımız ve gerçek kişiliğimiz yerine algıla­maktayız; bu tarihsel alinasyondur. Ya da feodalite sisteminden şehre gelen ve işçi olan bir köylü başka bir şek­le girmektedir; burjuvazi, kapitalizm, sosyalizm ve örne­ğin toprağa bağlı kölelik sisteminde, toplumsal sisteminin gerektirdiği şekle girmektedir.

 

İşte böylece, toplumun yarattığı ve bana aktardığı ni­teliklerin, özelliklerin, değerlerin ve olanakların tümünü özsel özelliklerim ve kendi insanî bireyim olarak algı­lamakta ve kendime bağlamaktayım. İşte böylece tari­hin değişimi, yani tarih, cin olmuştur, ben de onun mec­nunu olmuşumdur. Ben kendi tarihsel kişiliğimi kendi insanî kişiliğim olarak bulmuş olurum.

 

Dördüncü zindan, ‘ben’ zindanıdır, kişinin kendi zindanıdır. Yine Heidegger’in burada bir sözü vardır. Her kişinin iki ben’i, iki varlığı bulunmaktadır der;

 

Biri şu anda duyumsadığımız mecazi varlıktır. Ötekiy­se bu görünen varlığın altında gömülü ve bilinmez kalan gerçek varlık [existence authentique]tır. Bu varlık, lez­zetleri bulunan, arınmış, yıkanmış, bağımsız, tam ve bir­kaç boyutlu varlıktır. Onu Allah yaratmış, doğa besle­miştir ve şimdi yalancı, yüklenmiş ve yabancı kişiliğin kabuğu altında gizlenmiş, gömülmüş ve kurban edilmiş­tir.

 

Dolayısıyla, tarihsel, coğrafi ve iklimsel özümüz olan mecazi özümüz yoluyla bu çeşitli sistemler ve olgularla aline olmuş özümüz, eksilmiş, bozulmuş, sapmış ve çar­pılmıştır. Bu mecazi öz, dördüncü zindanımız olup bizim insan oluşumuzun gerçek beni onun içinde tutsaktır.

 

Öyleyse toplum, iklim, coğrafya ve tarih, insanı aline etmektedir. İnsan olmak, iklimsel, tarihsel ve coğrafi be­şer oluşun zindanındadır hep.

 

14- Materyalizm; İnsanın dünyayı, insanı ve hayatı algılayışı, inancı ve bakış biçimi, insanı âline edebilir.

 

Materyalizm de insanı aline etmektedir. Dünyayı bi­linçsiz maddi bir leş olarak kabul ettiğinden kaçınılmaz olarak da insanı bilinçsiz maddi dünya cinsinden bir maddi nesne olarak tasavvur etmektedir. Oysa gerçek in­san, özbilinçli, iradeli, özgür ve maddi dünyadan gizil olarak bağımsız bir varlıktır. Maddi dünyaca doğrulmuş olmayıp aynı zamanda maddi dünyayı doğuran, de­ğiştiren ve ona egemen olandır. Bu yüzden materyalizm, kendiliğinden insanı âline etmekte, onu maddi bir nesne olarak tanıtmakta -oysa insan, fizik ötesi bir nesnedir- ve onun fizik ötesi gerçek değerlerini ve insanî olanaklarını olumsuzlamaktadır. Dolayısıyla materyalizm bir tür maddi zühttür ya da maddi yolla insan özünün öldürül­mesidir. İrfanî züht nefsin maddi boyutlarını öldürür­ken buysa aşkın [muteâli] boyutlarını öldürmektedir. Nef­se yemin eden sadece Kur’an’dır.

 

15- İdealizm de dinî ve din dışı çeşitli şekilleriyle in­sanı aline etmektedir. Çünkü insan, fizik ötesi arzular ve özsel değerler, boyutlar ve yetenekler taşırken aynı za­manda onun gerçek yapısı topraktandır. Varlığının bir ucu varlık ötesindeyken, bir ucu da toprağın, balçığın, maddi olgunun, hayvani güdülerin ve tadın, çilenin, eği­limin ve kaçışın kaynaklandığı hayat gerçekliklerinin derinliğindedir. Ama felsefî ve ahlâkî idealizm, tasav­vuf, din ve felsefe olarak, nihilizmin ya da Heidegger ve Jaspers’in [Sartre’ın değil] egzistansiyalizminin boyut­larından biri olarak, herhangi bir biçimde gerçek insanı ya da insan gerçekliğini olumsuzlamakta, insanı sadece gerçek ötesinde, fizik ötesinde söz konusu etmekte ve ya­rım insanı, tam insan olarak insanın kendisine telkin et­mektedir.

 

İdealizm, insanı ikinci yarısında aline etmekteyken, materyalizm de birinci yarısında aline etmektedir. Marx’ın deyişiyle felsefî materyalizm, fizik dünyayı in­sandan ve idealizmden, insanı da fizik dünyasından soyutlamaktadır. Dolayısıyla her ikisi de felsefedir, hiçbiri gerçek değildir.

 

Yeni felsefî, toplumsal ve ideolojik öğretilerin her bi­ri, bir şekilde, kendilerine göre bir şiddet ve zaaf derece­sinde insanı aline etmekte ve ayrıca aslında aline olmuş insanı gerçek insan ya da insan gerçeği olarak algılamak­tadır. Şu anlamda ki her toplumsal, ahlâki ve itikadî öğ­reti, ne olursa olsun, insanla ilgili özel bir tanıma teme­line dayandığı ve insanın türsel varlığını kendince bir biçimde yorumladığı için, doğal olarak, felsefî, siyasi ya da ahlâkî öğreti olarak taşıdığı her türlü düşünsel, ey­lemsel ve toplumsal yön belirlemeler, bu yorumlamadan kaynaklanmaktadır. Çünkü ne olursa olsun, her ideoloji ya da her felsefe veya her ahlâk ya da her toplumsal ­iktisadî sistem ve hatta her sanat ve edebiyat hareketi insana yöneliktir, konusu insandır ve kendine özgü çö­züm yolları, çağrılar, eleştiriler, amaç gütmeler, geleceğe bakış barındırmakta ve en sonunda da gerek­sinimlere cevap vermeyi, uygunsuzlukları gidermeyi kendi içinde taşımaktadır. Tüm bu konular her öğreti ya da harekette gerçek insanın gerçekliğine getirdiği yo­rum ve onu algılayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Felsefî ­toplumsal ve ahlâkî öğretilerin ve hatta bugün yaygın olan çeşitli bilimsel kuram ve felsefelerin, çoğunlukla, aline olmuş insanı, gerçek ve yaratılışsal insanın yü­zünde tanıdıklarını ve kendi düşünsel yapılarını insanın mecazi varlığı ve gerçek dışı ve doğa dışı gerçekliği üzerine kurduklarını söylerken şurası aydınlanmakta­dır; Bu öğreti ve felsefeler, insanı aline eden etkenlerden sayılırlarken, aynı zamanda insanın aline oluşundan kaynaklanan bu öğretiler, nasıl olup da insanı aline edişte en fazla rolü üstlenmektedirler? Sosyalizm ve indivi­dualizm, bu türden olup Durkheim’e özgü söyleyişle şöy­le denilmektedir; Eski toplumlarda birey [individu] yoktu, her toplum tek, ayrılmaz ve asil bir kişilik olup kendi elemanlarını bir gövdenin omurgası gibi kendisine çekmişti [sosyalizm], toplu ruh ve toplu vicdan [Conscience collective] herkese egemendi ve her birinin vücudunda toplu ruh ve vicdan [kabile, kavim, millet, sülale ve hatta bir şehir, köy toplumu, bir il ve aile] hayat ve hareket ta­şımakta, toplumun uzvu olan her gövdenin gerçek varlık ve kişiliğini oluşturmaktaydı; bireysel ve ondan bağım­sız bir kişilik yoktu.

 

Bu, Durkheim’in sosyalizmidir, yani tek toplu varlı­ğın esas oluşu ve toplumdaki bireysel varlığın olumsuz­lanışı.

 

Bu ruh da, insanı aline edici bir etkendir.

 

Bu konu çok derindir. Başlangıçta pek anlaşılamaz ve hatta hayal bile edilemezse de biraz dikkat gösterildi­ğinde insanın böyle bir sistemde nasıl aline olduğu anla­şılıp aydınlanır.

 

İnsan üç tür varlık taşımaktadır;

 

Birincisi; Tümel insan [tümel anlamıyla insan]; mantıksal ve felsefî anlamıyla tümel, tek ve ortak bir varlık olup tüm birey ve tikelleri eşit olarak ona sahiptirler. Aynı zamanda da bütün birey ve tikellerin dışında bir kavramdır tümel. Örneğin ağaç, bir tümel olup dut ağacı, ceviz ağacı, elma ağacı ya da gül [ki tümelin tikeli­dirler], hepsi eşit olarak ağaçtırlar ve aynı zamanda da mevcut ağaçlar milyarlarca kez artsalar ya da hepsi ansı­zın yok olur da sadece biri kalırsa, hatta kalan teki de ortadan kalkarsa yine de ağacın tümelliği yani tümel ağaç hiçbir etki almaz. Bu durumda tikeli bulunma­yan bir tümel olacaktır. Tıpkı deve gibi tümel bir hay­van olup tikeli bulunmayan bir gulyabani gibi. Ya da sa­dece bir tümel olan ve sadece bir tikeli bulunan güneş gi­bi. Bu durumda insan, bütün bireylerinin, yani geçmişte, günümüzde ve gelecekteki tüm insanların üstünde, ger­çek anlamıyla tümeldir.

 

Tümel varlığın, gerçek bir varlık olmayıp aklî ve zihinsel bir kavram olduğunu, yani felsefe etkisindeki insan zihninin, mantıksal ve tümelci aklının tikellerin­den ürettiği bir şey olduğunu söylemek istiyorum. Eğer bu akıl olmasaydı insan da olmazdı, sadece insanlar olurdu.

 

İkincisi; İnsan toplumu bir toplam anlamında, bir toplu varlık ya da insan toplumunun varlığı anlamında insan; milli, sosyal, türsel toplum gibi, ne olursa olsun ‘biz’im varlığımız.

 

Kuşkusuz, toplum gerçek bir varlıktır, belki de bire­yin varlığından daha da gerçek. Kimilerinin, bireyselliği, bireyin esas oluşunu, toplumun itibar ve asaletini -ki bu­gün özel bir kuramdır- savunduğumu sanmamaları için bunu söylüyorum. Çünkü ben şahsen bu düşünce kutbuna şiddetle karşıyım. Hem kuramlarına -hümanist ve bilimsel bir kuram olarak- ve hem de daha çok kendile­rine -bir güç, bir kutup ve özellikle toplumsal bir yöneliş ve rol, yani toplum karşıtı bir hareket olarak- karşıyım. Ruhbilim, genetik, demokrasi, özgürlük vb. bilimsel ko­nulara girmekle birlikte bu bilimsel ya da bilimimsi per­deler ardında onların cahili kıyafetlerini tanıyorum. Çünkü toplumun asaletini ve egemenliğini kabul etme­yen bu kimseler, doğrudan doğruya kendilerini, kişiye kulluğun, bireye kulluğun ve hatta benliğe kulluğun ku­lağına atmakta ya da individualizm hastalığının büyü­mesine ortam hazırlamaktadırlar.

 

Fakat burada ele aldığım şey, toplumbilimsel, ruhbi­limsel, siyasi ve hukukî anlamda toplumun ya da bireyin asaleti konusu değildir; tersine insanın varlığı ve gerçek kimliği konusudur.

 

Toplumun, bireye dayalı bir kişiliği bulunduğuna ve gerçeklik taşıdığına inanmaktayım. Heidegger’in dakik söyleyişiyle insan adıyla anladığımız existence aut­hentique, bireyler de özdeş olarak gerçekleşir, bu bi­reylerin[6] bir araya gelişinden oluşan toplu kişilikte de­ğil. Çünkü kendisini oluşturan insan bireyleri dizgesin­den bağımsız ve onlara mutlak olarak egemendir ve onların insanî varlıklarını ortadan kaldırmaktadır.

 

İnsan toplumu, özdeş bir varlıktır, dışsal bir gerçek­liktir; kendi başınadır ve bireylerden bağımsızdır. Bu­nunla birlikte, insanlardan oluşan adsal [itibarî] bir varlıktır. Yani ne zihinsel bir varlıktır [tümel insan gi­bi] ve ne de gerçek bir varlıktır [insanlar gibi].

 

Örneğin, kültür bakanlığı kendi başına, bağımsız ve kalıcı bir özdeş varlıktır. Onun tüm organları değiş­ken, ölümlü ve gelip gidicidir; ama kendi başına [bizzat] olmasının yanı sıra adsal varlıktır. Nasıl olup da hem kendi başına, hem de adsal olmaktadır? Aslında onun var oluşsal cinsi, kültürlerinin -ki bu toplumu oluştur­maktadırlar- varoluşsal cinsiyle bir değildir.

 

Üçüncüsü; İnsanın gerçek hakikati -adı insan olan o varlığın gerçek hakikati- insanlarda bulunmaktadır, var olmayan tümel insanda ve var olan ama insan olma­yan toplumda değil. Dolayısıyla ‘ben’ -ortak insan haki­kati anlamında, ama tümel değil gerçek hakikat- Durk­heim sosyalizminde, sosyolojizmde [toplumbilimin asaleti] ve de felsefî hümanizmde olumsuzlanmaktadır. İnsanlar arasındaki ilişkiden doğmuş olan ‘toplu ruh’u tüm insanların ruhlarının yerine oturtursak [kolekti­vizm, sosyolojizm ve sosyalizm] insan, insanî özünü, kendi gerçek özünü ve varoluşsal kimliğini yitirir ve toplumun mutlak varlığı, toplu ruhu ortak konum ve bağıntısal varlığı -yani toplumu- kendisi yerine algı­lar. Bu ise, insanın başkası aracılığıyla aline oluşunun en güçlü biçimidir. Belki de günümüz insanının -toplu ha­yat toplumsal bağıntı ve toplumun adsal varlığı daha bir ağırlaşıp karmaşıklaştığı, güçlüleştiği ve baskınlaştığı ölçüde- varoluşsal yitikliğe düşmesi bundandır.

 

Hümanizm felsefesi -çeşitli anlam ve öğretileriyle-­ felsefe olduğu ve her felsefe de insanı aline ettiği için [çünkü felsefe, tümellerden ve soyut şeylerden söz et­mekte, gerçeklikleri zihinsel biçimlere, mantıksal ve aklî bağıntılara dökmekte, olguyu doğrudan duymamakta, gerçeklikle karşı karşıya bir bağıntı içinde bulunma­makta ve onunla ilgili gözle görülür ve doğrudan bir bilgi taşımamaktadır] ve ayrıca zihinsel varlık olan ve yer­yüzünde değil, filozofun aklı ve soyut tasavvurunda bu­lunan tümel insan varlığından söz ettiği için insanı aline etmektedir. Soluk alan, eti derisi bulunan, yaşa­makta olan, gereksinimleri ve zaafları kendisinde güç ve erdemleri ölçüsünde bulunan ve onun gerçek hakikatin­den sayılan bir hakikattir insan. Mantıksal, aklî ve tümel tanımlarıyla -felsefenin söz ettiği ve filozofun aklında anlam kazandığı biçimiyle- aşk, evlilik ve aile ile bir aşıkın kalbinde duyduğu ve onu heyecana, karar­sızlığa ve coşkuya sürükleyen şey arasında ya da on odalı bir evde veya iki odalı bir dairede yaşayan ve hatta ada­mın idari rütbesinin ya da kadının yemek yapışının etkili olduğu bir kadınla bir erkeğin durumu arasında fark var­dır. İnsan, hayat ya da mutlulukla ilgili mantıksal ve felsefî tanımlara göre insanlardan söz eden, yaşayan ve mutluluğu yorumlayan filozofların, bu üç gerçekliğe ya­bancı oluşları ortadadır. Kimi zaman, düşünmeyen ama yaşayan sıradan bir köylünün, hayatın anlamını Scho­penhauer’dan daha iyi anladığı açıkça görülmektedir. Char­les Péguy “Çocukluk günlerine dönelim” diye feryat ederken, Andre Gide ise, “Tarla arabasında Ciceron dö­nemine ait büyük görkemli bir iş gizlidir” derken aynı şeyi söylemek isterler. Genç sevgilisi karşısında platonik bir aşkla göksel miraca çıkan, ilahi cemali onda gören, aşka saygı için ayrılık derdini arayan ve bela köyünü ar­zulayan filozof yapılı irfanî düşünceli şair kuşkusuz hem maşukunu, hem de mabudunu anlamamıştır. O, hayalle­rin oyuncağı olup kelimelere boğularak yeryüzünden sö­külüp göğü mekân tutmuş, güzel vehimlerin berzahında çırpınıp durmaktadır ve mutludur. Bu yüzden hiçbir ha­yat, filozofça yaşamak istemiş büyük düşünürlerin ha­yatlarından daha ters değildir hayata. Felsefenin sözü­nü ettiği insan, son derece doğru ve yüce olabilen bir in­sandır, ama ben ve bizi temsil ettiği insana oldukça ya­bancıdır. Kendim yerine bu insana inansaydım, kendime yabancılaşırdım; felsefî alinasyon bu demektir.

 

Bireyleri bütünüyle olumsuzlayan ve tümünü toplu­mun tecelli ettiği sosyolojizmde -toplumun varoluşsal asaleti- ya da Durkheim sosyalizminde -gerçek varlığın topluma dayandırılmasında- ise insan yine aline olmak­tadır. Çünkü ‘ben’, hep birlikte ‘kendim’ olarak buldu­ğum insanî bir kimlik, ahlâkî bir kişilik ve somut olanak­lar, yetenekler ve istekler durumundaki gerçek varlığımı inkâr etmiş, hepsini kendimden aşkın, üstün ve dışarda bir varlığa nispet etmiş ve kaçınılmaz olarak da ‘ben top­lumdur’ duygusunu kazanmış olurum. Bu söz [ben top­lumdur] ise -ki yanlış olmakla birlikte sosyolojizmde doğrudur- alinasyon ya da insanın kendisine yabancılaş­ması olgusunu açıkça haber vermektedir. Çünkü insan mutlak olarak toplumdan doğmuş olduğunda, kendisin­den başkası olan toplumu kendisi saymaktadır. Dola­yısıyla insan, kendisine yabancılaşmış olmakta ve so­nuçta bütün duygularını, bütün eğilimlerini, bütün is­teklerini ve inançlarını kendi ötesindeki varlıktan bil­mektedir. Dolayısıyla kendisini, toplumun bir şey yap­tığı bir hiç olarak duyumsamaktadır. Benim mutlak olarak olumsuzlandığım ve özümü yitirdiğim böyle bir duyguda, her duygu ve davranışıma karşı sorumluluk duymam da anlamsızdır.

 

Çünkü insana, “Sen, toplumunun suyunda ve topra­ğında yetişen ve rengini, tadını, kokunu ve hatta varlığı­nı tohumundan değil tümüyle çevrenden almış bir mey­vesin.” dersen, onun, kendisini bu niteliklerinden hiçbi­rinde ortak ve hak sahibi olarak görmemesi ve sorumlu saymaması doğaldır. Çünkü insan için toplum içinde ha­kiki varlığın mutlak olarak olumsuzlanması, toplumsal gerçeklikle insan hakikati arasında, tek yönlü bir neden ­sonuç ilişkisi bulunduğuna ve mutlak zorunluluk ve tam egemenlik söz konusu olduğuna inanmak, insanı üstün bir zorunluluğun [cebrin] uşağı, yok edici bir iradenin, insan iradesinin dışında bir kaza ve kaderin tutsağı kılar ve insan “Ben, Rüstem’in yiğit olduğuyum.” diyecek du­ruma gelir. Böylece bilinçli, özgür iradeli, seçici ve yara­tıcı olan insan bir zorunlu olmayana bağlı, kendi dışın­dakinin mutlak ürünü olan bir nesneye bırakır yerini ve insanî öze yabancılaşır. Çünkü gerçek insan, dışsal öz­deşliği bulunan, doğanın iradesi karşısında bir iradenin kaynağı olan, öz bilince ulaşan, doğanın, tarihin ve toplumun zorlaması karşısında başkaldırabilen, yıkabilen, yapabilen, değiştirebilen, yaratabilen, doğanın seçimi karşısında kendisi başka bir seçimde bulunan, günah iş­leyen, herşeyi kendine feda eden, kendini herkese feda eden, kendisi dünyada bir tanrımsı olup dünya cinsin­den değil ona egemen bulunan bir varlık olan insan ‘ben’de gerçek varlık taşımaktadır.

 

Şaşırtıcıdır ki individualizm ya da bireyselcilik de in­sanı aline edicidir. İndividualizm, bireyi insan ile eş anlamlı sanmaktadır, ben’i, gövde ile bir saymakta­dır. Bireyselcilik bireye asalet verdiği ölçüde insanî iti­barı eksiltir. İndividulizm, hepsinin birey olduğunu, ama hepsinin insan olmadığını anlayamaz, kimi za­man birey, insanın karşıtıdır. İndividualizm, mecazî varlık ile hakiki varlık arasında fark bulunduğunu gö­remez. İnsan olmak bir sıfattır, bir derecedir. Oysa birey olmak, bir varlıktır, bir tekliktir. Herkes aynı ölçüde bireydir, ama herkes ayrı ölçülerde insandır. ‘Ben’ beşer türünün varoluşsal birimlerinden kimisin­de gerçekleşmiştir. Bu söz konusu birim, tanrısal öz, bi­linç, özgürlük, seçme ve yaratıcılık olgusundan ibaret­tir; bu dört boyut, Allah’a özel boyutlardan olup Allah’ta mutlak, ben’deyse -insan varlığında- görelidir. Bu yüzden, fizik dünyasının bütününde sorumluluk taşıyan sadece insandır.

 

Çünkü günah işleyebilen sadece odur. İnsan varlı­ğından bu boyutları alan her etken ya da inanç, onu aline etmiştir. İndividualizm de sosyolojizm, natüralizm, ma­teryalizm, Historizm [insanın tam bir etkeni ve yaratıcısı olarak tarihin asaleti] ve Biyolojizm [biyolojinin ve ya­şamsal etken, öğe ve yasaların insan kişiliğini belirleyici olarak asaleti] gibi insanı -toplumda insanın öyle büyük bir sorumluluğu vardır ki dünyada Allah’ın halifeliğine kadar uzanır- içe kapanışın, kendine direnişin aşağılık, değersiz ve ölgün darboğazında, İslam’ın söyleyişiyle dünyaya kulluğun, toplumdan soyutlanmanın, insanî bağın olumsuzlanmasının, sorumluluk ve yükümlülü­ğün yok edilmesinin, insanın yaratılışının omuzunda bu­lunan emanet yükünden kaçmanın, insanın yaratılışın­da yapılan anlaşmaya olan bağı koparmanın yarattığı zindanda tutsak etmekte ve onu ya her anı ganimet say­mak demek olan Epikürcülüğe sürüklemekte ya da bur­juva özgürlüklerine veya bireysel hakların, ticari libera­lizmin esas olduğu düşüncesine, bugünkü Batı kültürü­nün duygusuz ve yararcı hesapçı egoistliğine, zevk alma­yı, harcamayı temel alan felsefeye ve sonuç olarak da bi­reysel özgürlük düşüncesine itmektedir. Bireysel özgür­lük düşüncesinde, sadece gücü olan bireyler tüm özgür­lüklerden, hatta yağma, ticaret, bozgunculuk, çarpma, çırpma, halka ve halkın yazgısına musallat olma özgür­lüklerinden yararlanabilmektedirler. Bunların güçleri ve paraları, sadece kanun kitapları arasında ve siyasi bil­dirilerde özgürlükleri bulunan, ama bundan yararlan­mak için kelimelerden başka kaynakları bulunmayan kitle yaşamının uçsuz bucaksız alanında rahatlıkla işle­mektedir.

 

 



[1] Alinasyonu çağdaş bilginler ve çevirmenler, son olarak, “Ez hod bigeneği” [kendine yabancılaşma] diye çevirmişlerdir ve uzun bir terim olamkatna [!] başka, gerçekte sonuna mastar eki getirilmiş bir cümledir ve aslında Farsça bir söyleyiş değildir. Farsça bilenler için anlaşılır değildir. Batılı filozofların ve toplumbilimcilerin bu konuda yaptıkları –mi felsefi ya da bilimsel bir konuyu anlatmak için amiyane ve hatta hurafelik bir terimi hal dilinden almaktadırlar- bizim için ders olmalıdır. Özellikle de bu terim halk dilimizde ve mesh [bozulma] terimi de kültürümüzde vardır.

[2] İslamî görüş açısından, tevhidi olmayan her dünya görüşü ve inanç genel anlamda şirk olmakla birlikte, özel anlamda şirkin [âlemdeki yüce Tanrı’nın yaratma gücüne, tedbir ve etkisine bir başkasının ortak olması] gereği, çevresinde etken ya da etkenlerin de bir işte etkili olduğu sanılan tanrıya, hatta büyük tanrıya inanmaktır.

[3] “Maşinder Esaret-i Maşinism” [Makinizmin Esaretindeki Makine] adıyla Tahran Üniversitesinde verdiğim konferansta söylemiştim. Benim makinizme getirdiğim eleştiriye, kimi “kıyasçı ve aceleci aydınlar” benim makineye olan inancımın zayıflığına yormuşlar ve sonuç olarak örneğin yolculuk için jetin eşekten daha iyi olduğunu bana kanıtlamışlardır! Oysa makinizim makine değildir; scientism nasıl bilim değilse ve natüralizm nasıl doğa değilse makinizm de makine değildir. Makinizm, makineye ve de insana yüklenilen sınaî rekabet sermayedarlığı sistemidir. Makinenin kurtuluşu için makinizmi yıkmak gerekmektedir. Görüyoruz ki hüküm, fetva, mahkûm etme ve eleştiride gösterilen uygunsuz, yüzeysel, aceleci ve özensiz yargılar, okumuşlar arasında da kimi zaman avam ve onun mütevelli ve gözeticileri arasında olduğu gibi seyretmektedir! Görüyoruz ki hüküm, fetva, mahkûm etme ve eleştiride gösterilen uygunsuz, yüzeysel, aceleci ve özensiz yargılar, okumuşlar arasında da kimi zaman avam ve onun mütevelli ve gözeticileri arasında olduğu gibi seyretmektedir! Çoğunlukla bir yazıyı yüzlerce kez reddetmek, suçlamak, ona saldırmak ve sövmek yerine o yazı “bir kez daha” okunursa güçlük giderilmiş olur. Hatta kimi konularda “tek bir kere” okunsaydı bir güçlülük giderilmiş olur. Hatta kimi konularda “tek bir kere” okunsaydı bir güçlük ortaya çıkmazdı.

[4] Bu kelimeler, eski İslam kültür ve bilimlerimizde belirgin terimsel anlamlar kazanmışlarsa da [hikmet=felsefe, ilim=insani, doğal ve dinî uzmanlık alanlarında özel bilgiler, fıkıh=hukuk, kanunlar, bilimsel ve yan hükümler, zikir=Kerbela faciasını yâda bir derdi anmak…] bunlar temel anlamlar değildir. Hikmetten amaç, düşünceyi aydınlatan, insanî özbilinç ve tanrısal bilinçtir. Fıkıh ise, İslam’ı tanımak ve dini anlamaktır. Zikir, her şeyden daha derin olarak, yaratılışın ilahi cevherini ve ruhu anmak ve hatırlamak, maverâi zatın hazinesinin derinliklerine göz açmak, “Allah’ın ruhu”nun, “Allah’ın özel öğretimleri”nin, “Allah’ın özel emaneti”nin taşıyıcısı olan ve bunu canlılarla birlikte bulunduğu doğada unutan insanın Allah’ın halifesi oluşunu anımsamaktadır!

[5] Birkaç kez çeşitli şekillerde değindiğim bu konuyu [ilk kez İslam-Şinasi kitabında -ders notlarında değil- ele almıştım] açıklarken ruhani kelimesinin Hıristiyanlığa ait bir terim olduğunu, bizden sonradan kullanılmaya başlandığını, İslam’da onun yerine “âlim”in bulunduğunu, din önderleriyle halk arasındaki ilişkinin cismani-ruhani ilişkisi, karanlık-aydınlık ilişkisi ve fizik-metafizik ilişkisi olmayıp son derece basit ve mantıklı bir biçimde öğretmen- öğrenci ilişkisi olduğunu belirtmiştim. Fıkıhla ilgili ameli taklit, İslam’da, halk ile din âlimleri toplumunun bilimsel gücü ve bilimsel uzman arasındaki ilişki “zorunlu” –yani toplumun doğal gereksinimi- olarak ortaya çıkmıştır, tıpkı tıp bilginleri topluluğu ya da makine mühendisleri veya toplum bilimleri hocaları gibi. Fakat öteki dinlerdeki ruhaninin gücü, “resmi” olarak -yani topluma egemen olan yasal bir hüküm ve resmi bir gelenek olarak- söz konusudur. İslam’da halkın seçimi söz konusuyken, ötekisindeyse halkın başı üzerinde duran bir “kanun sopası”dır. İşte bu konuyu “resmiler”den bir gurup, her yerde, benim ruhaniliğe bütünüyle karşı olduğum biçiminde yorumlamıştır. Birkaç yönlü çıkar elde etmek için ortaya attıkları bu şayiayı işbirliği edip programlar düzenleyerek “tevatür” haline getirdiler. Kimileri içinse “tevatür” –burada ve bu şekilde bile- bir belgelilik ve haberde doğruluk kaynağıdır! Hangi bilinçli, uyanık, insaflı, dikkatli, yargılamada ihtiyatlı, araştırıcı ve bir kitabı kendisi okuyup kendisi değerlendirecek ve anlayacak kadar bağımsız insan bu saplantıya düşmez ki? [Çünkü kimilerini gördüm; bu tür suçlamalarla, uydurmalarla ve saptırmalarla zihni bulanmış bir durumda gidip söz konusu kitabı açmış, oturup incelemiştir. Şaşırtıcıdır ki gözleri gene bu uydurma, saptırmalarla zihni bulanmış bir durumda gidip söz konusu kitabı açmış, oturup incelemiştir. Şaşırtıcıdır ki gözleri gene bu uydurma, saptırma ve yalan yargıları kitapta okumuştur! Ya da daha önce nasıl anlatıldıysa kitabı okuyunca yine öyle anlamıştır]. Oysa ben, ruhani toplumuna değil ruhani kelimesine karşıyım. Karşı olmamın nedeniyse, gerçek İslam âlimlerinin şanını, ruhanilik sıfatı verilmesinden daha yüce görmemdir. İlim havzasını, âlimleri, araştırmacıları, İslam müçtehitlerini savunmak amacıyla bu konuları ortaya attım. Yoksa ilim havzasının asaletini, kişiliğini ve büyük değerlerini içte ve dışta her zaman övmekte olan ben, bu konunun gündemde olduğu sıralarda dini ilim toplumumuzun batının kültürel sömürü saldırısı karşısında bağımsızlığını koruyan, kuşatılmayan ve hala ruh, düşünce ve hareket yaratıcı gücü bulunan tek sistem olduğunu söylemiştim. Onun dokunulmazlığının bekçiliğini yapmak sadece din adamlarının değil, doğuda, batı kültürünün sürekli saldırıları karşısında durmaya çalışan bütün aydınların görevi olduğunu, bu durum karşısındaki her kalem ya da her dilin veya her cephe almanın, doğrudan doğruya sömürürün uşaklığını yapmak anlamına geleceğini belirtmiştim. Ayrıca, “talebe”nin fikir proleteri olduğunu ve günümüz dünyasında varlığını sürdüremeyeceğini, öğrenci olan ayda otuz ila kırk tümen geliri bulunan ve gelecekten yoksun bir hiç olduğunu[!] ama aynı zamanda çevrenin baskısına karşı onca direniş gösteren, aşk ve iman taşıyan bir gence, bu derece yaşamaya ihtiyaç duyarak yaşayan bir öğeye kimsenin bir şey yapamayacağını dile getirmiştim. Fakat ne olursa olsun, görevleri şayia çıkarmak olanlar, durum ve koşulların gerektiğine göre ve sipariş edilenler doğrultusunda işlerini görmektedirler; sözün gerçeğinin ve davranışın gerçekliğinin gerektirdiğine göre değil. Bu yüzden, kimse Filistin’den, batı ve Siyonizm karşısında dışarıdaki Müslümanlarla birlik olmanın zorunluluğundan söz etmeye cesaret bulamasın diye, ansızın her yerde, Sünniliğe ve velayet sahibi olmayışa [velayetten amaçları İsrail soyunun on iki oluşunun kanıtlanmasıdır!] saldırmaktadırlar.

Dolayısıyla böyle bir suçlama şu anda gereklidir. Suçlanan kişi, bütün eserlerinde, düşüncelerinde ve hayatın peygamber soyunun aşığı da olsa, bütün insanlık tarihini Şia bakışıyla da görse ve Alevi Şiiliğe herkesten daha çok dayansa da bir şey değişmez! Ya da ruhani ve aydın hep birbirinden ayrı iki alanda bulunmalı ve aralarında kötümserliğin kara bulutları dolaşmalıdır… Öyleyse aydınlar arasında itibarı bulunan falan kişi ya da kurum, ruhaniliğe karşı olmakla suçlanmalıdır; “özel kişiler”den bir grup da onlara karşı suçlama üretmekle uğraşmalıdır. Sonra da acemice savunmalar gelir ardından. İki toplumsal yüzde görünüm kazanan tek iman, tek ruh ve tem amaç, birbirine düşman iki kutup şeklinde gösterilmelidir. Suçlanan kurum ve böyle bir kargaşaya kurban giden bir birey, ilim havzasına, aydın ve değerli âlimlere en ciddi inançları taşısa ve bu inancını defalarca gösterse de bir şey değişmez! Konunun onunla bununla ilgisi yoktur. Tüm bu girişler ve ortam hazırlamalarla birlikte, kuşkusuz bugün, bizim ilim havzamız, bu mikropların tarlası olmayacak kadar uyanıktır. Bizim gerçek ve büyük âlimlerimiz, bu kirli ellerin onların yüksek dokunulmazlık binalarına ulaşmayacakları kadar bağımsızdırlar. Ayrıca bizim bugünkü aydınlarımız ve okumuşlarımız da bu maceraların anlamını bilecek ve her sesin hangi gırtlaktan çıktığını anlayacak kadar bilinçlidirler. Sonuç olarak halk da artık mal değildir. Her aileye, kitap, risale, kaset girmiştir. Kitap bir kapıdan girdiğinde yalan, pencereden çıkmakta ve yuvasına dönmektedir. Bugün kitap, her evin kapısını çalmakta sürekli aldatmacanın yemi olmuş en ufak, en karanlık zaviyeleri fethetmektedir. Kitap, kendisine yalan yakıştırılmayacak tek konuşmacıdır; yalancılar her ne kadar sayıca fazla, çok güçlü ve oldukça korkmaz da olsalar!

[6] “Birey” değil, “bireyler” diye kaydetmem, toplumun asaleti karşısında bireyin asaletinden -meşhur anlamıyla- söz etmediğini göstermek, yani “bireyin toplamı” ya da “bütün bireyler” veya “tek tek insanlar” veya tüm insanlar anlamında insan olduğunu belirtmek amacıyladır. “Birey”, “toplum” ve “hepsi” arasında fark vardır. Ben “hepsi”nden söz ediyorum, insanların hepsinden: Halktan.